Başaran Aksu: Tahir’in Dediği Gibi “Olacak!”

Başaran Aksu, uzun yıllardır Türkiye’de işçi hareketinin içinde, özellikle güvencesiz çalışan işçilerin örgütlenme mücadelelerinde yer alan isimlerden biri. Umut-Sen’in kuruluşunda bulunan Aksu’nun yolu, 13 Mayıs 2014’te 301 madencinin hayatını kaybettiği Soma faciasının ardından bölgedeki maden işçilerinin mücadelesiyle daha güçlü biçimde kesişti. Bu yıllarda tanıştığı madenci Tahir Çetin’le başlayan yoldaşlığına daha sonra Ali Faik İnter de katıldı. Çetin ve İnter, Soma havzasında haklarını alamayan madencilerin örgütlenmesinde ve Bağımsız Maden İş’in yürüttüğü mücadelelerde öne çıkan iki isim oldu.

Tahir Çetin, Soma’nın en büyük madenlerinden birinde yeraltında çalışan bir kazma ustasıydı. Üç çocuk babasıydı; madenciliğin yanında hayvancılıkla uğraşıyor, bir yandan da sendikal mücadeleyi sürdürüyordu. İşçilerin alışık olduğu sendikacı profilinden farklıydı: Genel başkan olduğunda da madencilerle aynı tertip alanında duruyor, sırtında kazmasıyla yeraltına iniyordu. “Herkes başkan olursa başkana ihtiyaç kalmaz” sözü, onun örgütlenmeye bakışını özetliyordu. Ali Faik İnter’in iş cinayetleriyle ilişkisi ise çocukluğuna uzanıyordu. Babasını bir maden iş cinayetinde kaybetmiş, ailesinin mahkeme kararıyla kazandığı ancak yıllarca tahsil edemediği hakların mücadelesine tanıklık ederek büyümüştü. Yıllar sonra kendisi de madencilerin ödenmeyen tazminatları için yürütülen mücadelenin içinde yer aldı.

Çetin ve İnter’in hayatı da mücadeleden döndükleri bir yolculukta son buldu. Ankara’da kazanımla sonuçlanan zorlu bir mücadelenin ardından Soma’ya dönüyorlardı. Soma’ya yaklaşık 10 kilometre kala geçirdikleri trafik kazasında yaşamlarını yitirdiler. Başaran Aksu’nun anlatımıyla, yıllarca işçilerin hakları için köy köy, kent kent birlikte yol aldığı iki arkadaşının ölümü kişisel bir kayıptan ötesiydi; Soma havzasındaki işçi hareketi için de derin bir kırılmaydı.

Aksu’nun Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlanan Ruhu Olan Yollar kitabı tam da bu kaybın ardından doğdu. Kitabın adındaki “yollar”, yalnızca bir yerden başka bir yere uzanan yollar değil; madenci köylerine, direnişlere, örgütlenmelere giderken Tahir Çetin, Ali Faik İnter ve Başaran Aksu’nun birbirlerine hayatlarını, geçmişlerini ve hayallerini anlattıkları yolculukların da izi. Aksu’nun bir “vefa, kardeşlik ve yoldaşlık görevi” olarak gördüğü kitap vesilesiyle onunla Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’i, Soma’dan yükselen işçi mücadelesini, kayıpların ardından geride kalanları ve Tahir Çetin’in ısrarla tekrarladığı o tek kelimeyi konuştuk: “Olacak.”

Ruhu Olan Yollar, Kırmızı Kedi etiketiyle raflarda. Kitabı bir vefa, kardeşlik ve yoldaşlık görevi olarak tanımlıyorsunuz. Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’in hayatını kaybetmesinin ardından kaleme aldınız. Bahsettiğiniz yoldaşlık meselesinden başlayalım.

Tahir’le daha eskiye dayanan bir arkadaşlığımız vardı. Ali Faik’le ise 13 Mayıs 2014’te Soma’da 301 madenciyi kaybettiğimiz katliamın ardından gelişen mücadeleler sırasında tanıştım. İkisi de beni çok etkileyen arkadaşlarımdı. Bir mücadeleden, Ankara’da kazanımla sonuçlanan çok zorlu bir sürecin ardından Soma’ya dönerken, Soma’ya yaklaşık 10 kilometre kala geçirdikleri trafik kazasında hayatlarını kaybettiler.

Ölümleri hem bölgede hem de benim üzerimde çok sarsıcı bir etki yarattı. İkisi de emekçi, yoksul ailelerin çocuklarıydı. Ali Faik, babasını kendisinin de hayatını kaybettiği yaşlarda bir iş cinayetinde kaybetmişti. Kütahya Simavlıydı, yurtlarda büyümüştü. Babasının yıllarca süren mahkemeler sonucunda kazandığı ancak tahsil edemediği hakları için yürütülen mücadeleye tanıklık ederek büyümüştü. Geride annesini ve kardeşini bıraktı.

Tahir ise üç çocuk babasıydı. Madenciliğin yanı sıra hayvancılık yapmaya çalışıyordu. Bir yandan çocukları, bir yandan maden, hayvancılık ve sendikal mücadele… 13 Mayıs 2014, bölgedeki madenciler için gözlerinin önündeki perdenin kalkması anlamına geldi. Onlar açısından 13 Mayıs öncesi ve sonrası diye iki ayrı dönem vardı. Bir uyanış, silkelenme, dünyaya artık eskisi gibi bakamama haliydi bu. Madencileri ve bölge halkını derinden sarstı.

Tahir’le 13 Mayıs’tan birkaç gün sonra tanıştık. Ailesiyle, babasıyla, köyüyle tanıştım. Kınık’ta, Soma’ya bitişik bir yerde yaşıyordu. Köy köy, kahve kahve toplantılar yaptık. Çalışmak, hayvanlara bakmak, çocukların gelişimiyle ilgilenmek ve aynı zamanda madencilerin hakları için sendikal mücadele yürütmek… Bütün bunlar, o çalışma koşullarında neredeyse imkânsız bir zaman yaratmayı gerektiriyordu. Başkalarının haklarını dert edinirken kendi hayatlarındaki bütün ilişkilere de yetişmeye, hepsinin hakkını vermeye çalışıyorlardı.

Ali Faik mücadeleye biraz daha geç dahil oldu. Onunla 2020’lerde tanıştık. Tahir’le ise daha eski bir arkadaşlığımız ve yoldaşlığımız vardı.

Aslında çalışmak ve yoksulluk içinde geçinmeye uğraşmak, insanları bildiğimiz anlamdaki siyasetin dışında tutuyor. Çünkü buna ayırabilecekleri zamanları da siyaseti finanse edebilecek gelirleri de yok. Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu aynı durumda. Tahir ve Ali Faik ise bütün bu imkânsızlıkların içinde bölge halkına, madencilere ve genel olarak işçilere bunun yapılabileceğini gösterdiler. Hayat hikâyeleri ve mücadele içindeki özverili varoluşlarıyla imkânsızı başardıklarını düşünüyorum.

Madende çalışan iki işçiyken daha geniş bir işçi sınıfı örgütlenmesinin önemli isimlerine dönüşüyorlar. Onları madenlerden çıkarıp işçi önderi haline getiren asıl itki neydi?

Tahir’in sık sık anlattığı yerel deyişler vardı. Bir incir çekirdeğinin, bir kayanın üzerinde filizlenmesi gibi örnekler verirdi. Küçücük bir tohumun son derece elverişsiz koşullarda başka bir bedene, başka bir yayılıma ve güce dönüşmesini madencilerle yaptığı toplantılarda sık sık anlatırdı.

Tahir, Soma’nın en büyük madeninde çalışıyordu. Yaklaşık 5 bin kişinin çalıştığı bir madende kazma ustasıydı; yeraltında, en dipte, en kritik işlerden birini yapıyordu. Çocuk yaşta madene girmişti. İlk gittiğinde, “Sen bu bedenle bu işi nasıl yapacaksın?” diyerek geri çevirmişler. O da “Bir görün, ondan sonra karar verirsiniz,” demiş.

Böyle bir madenin içinden, işçilerin daha önce hiç deneyimlemediği bir sendikal önder figürü çıktı. Madende “tertip” dedikleri alanda bin 500 işçinin arasında, sırtında kazmasıyla duran bir genel başkan düşünün. Madenciler daha önce bir genel başkanın kendileriyle aynı tertip alanında durduğu, onlarla birlikte yeraltına inip kazma salladığı bir deneyim yaşamamıştı. Tahir bu anlamda bildikleri genel başkan figürünün tam karşıtıydı. Bu da işçilerin onu daha fazla sahiplenmesine yol açtı. Ölümü bu nedenle işçiler üzerinde gerçekten çok sarsıcı bir etki yarattı.

Kendi ailesini, çoluğunu çocuğunu geride bırakıp haklarını alamamış madenciler için mücadele ediyordu. İlk aşamada yaklaşık 6 bin işçinin kıdem ve ihbar tazminatı ödenmemişti. Bu işçiler eski sendikalarının üyeleriydi ama sendikaları onlarla ilgilenmemişti. Son çare olarak Tahir’in kurduğu sendikaya gelip “Bize önderlik et,” dediler. Bir buçuk yıl süren çok zorlu mücadelelerin ardından Meclis’ten yasa çıkartıldı ve 6 bin işçinin tazminatının ödenmesi sağlandı.

İkinci aşamada ise tazminatını 13 yıldır alamayan işçiler vardı. Ali Faik her iki mücadelede de yer aldı. Babası yıllar önce Soma Holding’in bir taşeronunda iş cinayetinde hayatını kaybetmişti. İş mahkemesi sorumluluğun yüzde 60’ını Soma Holding’e, yüzde 40’ını taşeron şirkete vermişti. Mahkemeler sonuçlanmıştı ancak geride kalan iki çocuk ve anne bu parayı tahsil edememişti.

Soma’da iş cinayetinde bir işçi öldüğünde çoğu zaman ailesine “kan parası” verilir, oğlu ya da kardeşi varsa ölen kişinin yerine işe alınır ve mesele mahkemeye taşınmazdı. Fakat Ali Faik’in dedesi davanın hukuk yoluyla çözülmesini istemiş. “Oğlumun hesabını soracağım,” demiş. Davayı kazanmışlar ama parayı tahsil edememişlerdi.

Tahir onların mücadelesini de üstlendi. Ali Faik, hem Uyar Madencilik işçilerinin hem Soma Holding işçilerinin mücadelesinin içindeydi ve her iki grupta da haklarını aldı. Fakat Ali Faik öldüğünde kendi ailesinin sorunu hâlâ çözülmemişti. Çünkü ortada tahsilat yapılabilecek bir Soma Holding kalmamıştı. Biz de sendikada kalan arkadaşları olarak taşeron şirketin sahibini ikna edip yüzde 40’lık bölümü daha sonra aileye ödettirdik.

Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’in örgütlenme anlayışında “başkan” ve “yönetici” kavramlarına mesafeli bir yaklaşım görüyoruz. Tahir Çetin’in “Herkes başkan olursa başkana ihtiyaç kalmaz” sözü de bunu anlatıyor. Bu kolektif mücadele anlayışı nasıl gelişti?

Madencilik çok disiplinli ve hiyerarşik bir meslek. Çavuşlar, amirler, ustalar, ustabaşları… Böyle bir silsile var. Tahir başkanlık meselesini, “Herkes başkan olursa başkana ihtiyaç kalmaz,” diye formüle ediyordu.

Bir de sürekli “Olacak,” derdi. Bu, emir kipinde söylenmiş bir söz değildi. Hak edilmiş bir şeyin eninde sonunda gerçekleşeceğine dair bir inançtı. “Bu zaten bizim hak ettiğimiz, bizden alınmış bir şey; dolayısıyla olacak,” diye bakıyordu.

Madencilerin yıllar içinde nasıl yoksullaştığını bizzat deneyimlemişti. İşçiler Yörük, Çepni, Kütahyalı, Zonguldaklı diye bölünmüş, parçalanmıştı. İşverenin sendikayla kurduğu kirli ilişki içerisinde sürekli yoksullaştırılmışlardı. Tahir’in, “Biz bunları daha önce nasıl fark edemedik? Bizi sarsması için 301 madencinin çığlık çığlığa ölmesi mi gerekiyordu?” diye düşündüğü bir dönemdi bu.

Ölenlerin birçoğu birlikte çalıştığı insanlardı. Onlara karşı büyük bir borçluluk hissediyordu. Onların artık bir şey yapma imkânı yoktu ama “Biz bunu artık gördük ve durmamalıyız,” duygusu vardı. Mücadeleye buradan devam ettiler.

Kitap aynı zamanda çok kişisel bir kaybın ardından yazılmış. İki yakın arkadaşınızı, iki yoldaşınızı kaybetmek sizi ve mücadelenizi nasıl etkiledi?

Bizim için çok sarsıcı oldu. Tahir ve Ali Faik’le Muğla’dan Çanakkale’ye, Aydın’dan Eskişehir’e kadar pek çok yere gittik. Hem işçi direnişlerine dayanışma ziyaretlerinde bulunuyor hem de sendikal örgütlenme çağrılarının geldiği yerlere gidiyorduk. Ermenek’teki direnişe de Tahir ve Ali Faik’le birlikte gittik. Defalarca gidip geldik. Hayatımızın önemli bir bölümü yollarda geçiyordu.

Ruhu Olan Yollar biraz da bu yolları anlatıyor. Madenciler genellikle madenlere yakın köylerde yaşar. Köyle maden arasında ormanlardan, ovalardan, dere kenarlarından geçen yollar vardır. Büyük ana yolların dışında kalan bu sapa yollarda sürekli konuşurduk. Geçmişlerini, hikâyelerini, hayallerini anlatırlardı. Yolculuklarımız sürekli bir diyalog içinde geçerdi.

Birbirimizi geliştiren, birbirimize çok şey kattığımız bir ilişkiydi. Hem duygusal hem de emek boyutuyla… İkisi de sürekli kendisini aşmaya çalışan insanlardı. Kendilerini gecikmiş hissediyorlardı; okuyor, izliyor, kendilerini daha fazla okumaya zorluyorlardı. “Neden biz bunu daha önce fark edemedik?” telaşı içindeydiler. Yollardaki sohbetlerimiz de çoğunlukla dertleşmenin yanında gelişen bir fikri sınamanın, tartışmanın yolu oluyordu.

En son Ankara’da konuştuğumuzda ikisi de bana, “Artık sana ihtiyaç yok, biz yaparız. Sen Soma’ya değil, başka yerlere gidebilirsin,” diyordu. Gerçekten de onların ardından Bağımsız Maden İş’te kalan arkadaşları çok daha büyük mücadelelere girdiler ve başarılı oldular. Ama Tahir ve Ali Faik hayatta olsaydı o mücadelelerin ruhu elbette başka olurdu.

Geride kalan arkadaşlar açısından onların hikâyesi ve varoluşu hem ahlaki hem siyasi olarak yön veren bir ölçü oluşturuyor. Çünkü parayla hiçbir temasları, maddi hiçbir beklentileri yoktu. Tahir öldüğünde cebinde 7 lira vardı. Sendikaya daha fazla zaman ayırabilmek için madenciliği bırakmış, emekli maaşıyla yaşayan bir insandı.

Şimdiki genel başkan Gökay Çakır da emekli maaşıyla dört kız çocuğu büyütmeye çalışan, 22 yıllık bir maden ustası. Böyle bir gelenekten söz ediyoruz. Bunun geleceğe aktarılması çok kıymetli. Çünkü Türkiye’de tanıdığımız sendikacı profili ne yazık ki çok aşınmış durumda; işçi aidatları üzerinden zenginleşmiş figürler var. Tahir ve Ali Faik’in bu ayrıksı konumunun gelecek işçi kuşakları açısından kıymetli bir başlangıca karşılık geldiğini düşünüyorum.

Son olarak Tahir Çetin’in o sözüne dönelim: “Olacak.” Türkiye’de işçi sınıfı kazanacak mı?

Bence olacak. Çünkü bizim dahil olduğumuz mücadelelerin çoğu başlangıçta imkânsız görünüyordu. Madenciler arasında bile, “Biz buna bulaşmayalım, yapmayalım. Karşımızdaki çok güçlü, ilişkileri var,” diyenler oluyordu. İnsanlar ücretle ya da emekli maaşıyla geçiniyor. Cezaevi, gözaltı, siciline işlenmesi, çocuklarının ileride bir işe girmesinin önünde engel oluşması gibi kaygıları var. Ama Tahir ve Ali Faik’in mücadelesinde hep o “olacak” duygusu vardı. Ve oldu da.

Bugün ülkenin büyük işletmelerinden bizimle iletişim kuran insanlar var. Büyük fabrikalardan, tekstilden, metalden, kimyadan işçiler ve çiftçiler bizimle temas kuruyor. İş yeri temsilcileri, iş yerlerinde öne çıkmış, etraflarında binlerce insanı harekete geçirebilecek insanlar bize ulaşıyor.

Kitapta da geçen bir ifade var: Mesele biraz “tozunu almak”. Çünkü aslında bu güç var. İşçi sınıfı bugün neoliberal dönemde çok güçsüzleştirilmiş, hayatın ve yurttaşlığın dışına itilmiş durumda. Kendi sendikasında bile söz sahibi olamayan topluluklardan bahsediyoruz. Fakat bunun tersine, onu aşağıdan güçlendiren pratikler de gelişiyor.

Bunlar ana akımda ya da ana akım siyasetin muhalif çevrelerinde görünmüyor olabilir. Ama dipten gelişen, birbiriyle buluşan, konuşan, temas eden ağlar ve ilişkiler var. Bu nedenle “olacak” derken hayalle gerçeğin bağını yalnızca bir temenni üzerinden kurmuyorum. Aşağıdan gelişen bir dinamik var.

Artık 1905’in ya da 1917’nin eğitimsiz işçi topluluklarından söz etmiyoruz. Bugün işçiler en az ortaokul, lise, hatta üniversite eğitimi almış insanlar. Analitik düşünmeye, strateji geliştirmeye, plan yapmaya daha yatkınlar. “Neden biz böyle yaşıyoruz?” sorusunu daha sık soruyorlar ve kapitalizmi biliyorlar.

Dedelerinden, babalarından geçmişteki devlet pratiklerini dinlemiş insanlar bunlar. Önceki kuşakların devletle ve piyasayla bugünkü kadar yoğun bir ilişkisi yokken daha iyi geçim koşullarına sahip olduğunu; kendilerinin ise daha fazla ve daha yoğun çalışmalarına rağmen yoksullaştığını görüyorlar. Bunun nedenlerini hem siyasi hem ekonomik olarak sorguluyorlar. Bu yeni bilinç ve farkındalık düzeyinin, “olacak” dediğimiz şeyi mümkün kılan bir zemin oluşturduğunu düşünüyorum.

İşçi sınıfının kazandığı günlerde yeniden buluşmak üzere… Çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Sağ olun.

A. Mert Özsoy

tr_TRTurkish