David Herbert Richards Lawrence
D.H. Lawrence dehası: Bir şiirde işi olmayan ‘kelimeler’

D. H. Lawrence’ın Kuşlar, Hayvanlar ve Çiçekler’ini açtığımızda karşımıza çıkan doğa, uzaktan seyredilen, insana kendi duygularını geri yansıtan o bildik şiirsel manzaraya pek benzemez. Lawrence’nın şiirlerinde ağaçlar dekor olmaktan, hayvanlar simge olmaktan, çiçekler güzelliğin uslu mecazları halinde kalmaktan çıkar. Nar çatlar, incir olgunlaşır ve çürür, yılan taşların arasından ağır ağır süzülür, balık suyun içinde insana kapalı bir varoluşu sürdürür; kaplumbağa, sivrisinek, yarasa, teke ve kanguru kendi bedenlerinin karanlık bilgisiyle yaşar. Lawrence bütün bunlara bakarken doğayı anlatmaktan çok, insan ile insan olmayan arasındaki eski mesafeyi bozup canlılığın kendisine yaklaşmaya çalışır. Bu yüzden Kuşlar, Hayvanlar ve Çiçekler, İngiliz şiirinde doğaya yazılmış büyük kitaplardan biri olmanın ötesinde, doğaya bakmanın ne anlama geldiğini değiştiren eserlerden biri olarak karşımızda durur.

İngiliz şiirinin doğayla ilişkisi Lawrence’tan çok önce başlamıştı elbette. Blake’in görünen dünyanın arkasında sezdiği titreşim, Wordsworth’ün insan ruhuyla tabiat arasında kurduğu yakınlık, Keats’in duyulara açılan şiiri ve Hardy’nin pastoral huzuru çoktan çatlatmış karanlık doğası, Lawrence’ın arkasında uzanan büyük geleneğin parçalarını oluşturuyordu. Lawrence bu mirasın içine girer, fakat orada uslu uslu oturmaz. Kendisinden önceki doğa şiirinin birçok alışkanlığını tersyüz eder. Doğayı insan ruhunun aynası olmaktan kurtarmaya girişir. Bir hayvanın karşısına geçtiğinde onda kendisini görmek istemez; tersine, kendisinin olmadığı, anlayamadığı, ele geçiremediği şeyi görmeye çalışır. Kitabın radikalliği biraz da burada başlar: İnsan, dünyanın merkezindeki yerini kaybeder.

Lawrence’ın şiirinde bir yılanın insana benzemesine gerek yoktur. Bir balığın insan hakkında herhangi bir şey söylemesi de gerekmez. Onların varlığı, kendi başına yeterince esrar taşır. Şair, başka bir canlıyı insan dilinin içine bütünüyle hapsetmeden ona mümkün olduğunca yaklaşmaya çalışır. Kitabın sunuşunda da vurgulandığı üzere Lawrence, insanı doğadaki diğer varlıkların arasına yerleştirir ve insanın “Başka”yı nasıl gördüğünden çok nasıl hissettiğine yönelir. Geleneksel olarak Tanrı’dan bitkiye doğru uzanan varlık hiyerarşisini bozup canlıları birbirine yaklaştıran da bu bakıştır.

Bu yüzden Kuşlar, Hayvanlar ve Çiçekler’de doğa bütünüyle huzurlu bir yere dönüşmez. Isırır, ürkütür, baştan çıkarır, kaçar, kokar, çürür, ürer, ölür. Lawrence’ın dünyasında güzellikle tiksinti birbirinden kolayca ayrılamaz. Yaşamın içine ölüm, arzunun içine korku, doğumun içine çürüme karışır. Şair çiçeğin kokusunu kabul ettiği kadar hayvanın yabancılığını, meyvenin etini kabul ettiği kadar onun bozulmasını da kabul eder. Doğayı güzelleştirmek yerine onun karşısında savunmasız kalmayı göze alır. İngiliz doğa şiirinin pastoral manzarası böylece yer yer neredeyse bedensel bir laboratuvara dönüşür.

Bu dönüşümün ardında Lawrence’ın bütün edebiyatını kat eden büyük gerilim hissedilir: akıl ile içgüdü, ruh ile beden, uygarlık ile doğa arasındaki çatışma. Romanlarında insanların birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden açığa çıkan bu gerilim, şiirlerinde daha çıplak bir hâl alır. Romanın odaları, evlilikleri, sınıfları ve toplumsal çatışmaları geride kalır; ortada bazen yalnızca bir insan ile bir yılan bulunur. Fakat dünya küçülmez. Tam tersine, o karşılaşmanın içine insanlığın binlerce yıllık korkuları, kibri, suçluluğu ve arzuları sığar. Lawrence’ın şiirinin gücü de burada belirir: Büyük düşünceleri soyut kavramlardan çıkarıp bedensel karşılaşmaların içine taşır. Sunuşun işaret ettiği gibi, romanlarında karakterlere ve olaylara dağıttığı motifleri şiirde daha yoğun, somut ve “gerçek zamanlı” biçimde işleyebilmesi, şairliğine ayrı bir ağırlık kazandırır.

Lawrence’ın serbest ölçüsünü de yalnızca biçimsel bir tercih olarak görmek eksik kalır. Şiirin önceden kurulmuş bir kalıbın içine yerleşmesini istemez; çünkü canlı olanın önceden belirlenmiş bir kalıba bütünüyle sığamayacağını düşünür. Ânın Şiiri’nde savunduğu poetika tam da buradan doğar. Yaşayan an tamamlanmaz; titreşir, değişir, geçmişi dışarı verirken geleceği içine çeker. Şiir de bu hareketi dondurmamalıdır. Lawrence’ın serbest ölçüsünde ruh, zihin ve beden aynı anda konuşmaya koyulur; düzensizlik ve uyumsuzluk kusur olmaktan çıkarak yaşayan gerçekliğin parçalarına dönüşür.

Belki de bu yüzden Lawrence’ın dizeleri zaman zaman yürümekten çok soluk alıp verir. Uzayıp kısalır, durur, yeniden hızlanır. Bir hayvanın hareketine, bir bakışın tereddüdüne, bir düşüncenin ansızın yön değiştirmesine ayak uydurur. Dil, nesnesinin çevresinde dönmek yerine onunla birlikte hareket etmeye başlar. Kısa ve uzun dizeler, artlamalar, tekrarlar ve ses oyunları süreklilik kadar kesintiyi de şiirin bünyesine taşır. Biçim artık anlatılan canlılığın dış kabuğu gibi durmaz; onun hareket eden bedenine dönüşür.

İngiliz şiiri içindeki önemini de burada aramak gerekir. Lawrence bir bakıma romantik doğa şiirinin mirasçısı olarak belirir, ama aynı zamanda o mirasın huzursuz çocuğu gibi davranır. Wordsworth doğada insan ruhunun derinleşebileceği bir birlik sezmişti; Lawrence ise böyle bir birliğin kolaylığına güvenmez. Onun doğası bizi teselli etmek üzere orada beklemez. İnsanla konuşmak zorunda olmadığı gibi bizi anlamak gibi bir yükümlülük de taşımaz. Yılanın sessizliği, balığın erişilmezliği, yarasanın karanlıktaki uçuşu tam da bu nedenle önem kazanır: Dünyada insandan başka varoluş biçimlerinin de sürdüğünü hatırlatırlar.

Bu tavır Lawrence’ı geçmişteki İngiliz doğa şiiriyle buluşturduğu kadar, kendisinden sonra gelecek şiire de yaklaştırır. Kitabın sunuşunda W. H. Auden, Ted Hughes, Joyce Carol Oates ve Seamus Heaney gibi isimlerin Kuşlar, Hayvanlar ve Çiçekler’e verdiği önem özellikle anılır; yapıt, 20. yüzyılın ilk yarısının ve özellikle 1920’lerin başlıca İngilizce şiir yapıtları arasında konumlandırılır. Lawrence’ın Blake, Wordsworth, Keats, Whitman, Hopkins ve Hardy’den geçen geniş şiirsel hatla kurduğu ilişkiden, hiçbirine bütünüyle benzemeyen kendine özgü bir doğa şiiri çıkar. Açtığı yolun izleri, özellikle hayvanın insan zihninden bağımsız varlığını şiirin merkezine taşıyan sonraki şairlerde duyulmaya devam eder.

Fakat Kuşlar, Hayvanlar ve Çiçekler’i bugün hâlâ diri tutan yalnızca edebiyat tarihindeki yeri değildir. Kitap, insanın dünyadaki yerini yeniden düşünmeye zorlayan tuhaf bir güncellik taşır. Lawrence’ın sorusu yüz yıl sonra daha da yakıcı duyulur: İnsan, kendisi olmayan bir varlığın yanında nasıl durabilir? Onu hemen adlandırmadan, sınıflandırmadan, kendisine benzetmeden, yararlı ya da zararlı ilan etmeden görebilir mi?

Lawrence bu soruya bir öğretiyle karşılık vermez. Daha çok başka türlü bakmayı, başka türlü dikkat etmeyi dener.

Bir yılana bakmak. Bir balığın sessizliğini fark etmek. Bir incirin yarıldığını görmek.

Bir çiçeğin açışını, bir hayvanın ürküşünü, bir meyvenin çürüyüşünü, dünyanın insandan bağımsız biçimde sürüp giden o büyük ve karanlık nabzını duymaya çalışmak.

Belki de Kuşlar, Hayvanlar ve Çiçekler’in İngiliz şiirinde bıraktığı en derin iz burada aranabilir. Lawrence doğayı şiire getirmekle yetinmez; şiiri yeniden doğanın içine bırakır. Orada sözcüklerin üzerindeki uygarlık kabuğu çatlar. İnsan bir anlığına susar. Yılan geçer, kuş kanatlanır, meyve yarılır, çiçek açar.

Ve şiir, bütün bunların karşısında onları açıklamaktan vazgeçtiği anda yeniden canlı bir şeye dönüşür.

Gül Turna

tr_TRTurkish