Mario Vargas Llosa
İktidara karşı edebiyat: Mario Vargas Llosa’nın özgürlüğü

Mario Vargas Llosa’nın Edebiyat ve Özgürlük’ünü edebiyat üzerine yazılmış bir denemeler toplamı olarak görmek, kitabın asıl meselesini gözden kaçırmak olur. Celâl Üster’in bir araya getirip Türkçeye kazandırdığı dört metin boyunca Llosa’nın dönüp dolaşıp sorduğu soru, edebiyatın ne işe yaradığından çok, insanın neden kurmacaya ihtiyaç duyduğudur. Onun dünyasında edebiyat, hayatı süsleyen kültürel bir ayrıcalık ya da boş zaman etkinliği değildir; insanın kendisine sunulan gerçeklikle yetinmemesini sağlayan zihinsel bir imkândır. Roman okuyan insan başka hayatların, başka insanların, başka düzenlerin içine girer ve kendi dünyasının zorunlu, değişmez, kaçınılmaz olmadığını sezer. Edebiyat meselesinin siyasete açıldığı yer de burasıdır. İktidar insanları yönetmekle yetinmez; mümkün olanın sınırlarını belirlemek, neyin söylenebileceğine ve düşünülebileceğine karar vermek, hangi hayatın makbul, hangi arzunun tehlikeli olduğunu tayin etmek ister. Edebiyat bu sınırların dışında bir hayat kurabilir. İnsan başka türlü bir hayatı tahayyül edebildiği anda içinde yaşadığı hayatın değiştirilebilir olduğunu da düşünmeye başlar.

İyi edebiyatın huzursuz edici bir tarafı vardır Llosa için. Okuru mevcut dünyaya razı etmek yerine onda bir eksiklik duygusu uyandırır. Romanın içinden kendi hayatına dönen kişi artık yalnızca yaşadığı dünyanın insanı değildir; yaşayabileceği, yaşayamadığı, kendisinden esirgenmiş ya da henüz kurulmamış hayatların da bilgisine sahiptir. Otoriter zihniyetin arzuladığı yurttaş ile edebiyatın yarattığı okur arasındaki mesafe burada açılır. Biri kendisine verilen cevaplarla yetinirken diğeri yeni sorular üretir. Biri düzenin değişmezliğine inanırken diğeri dünyanın başka türlü kurulabileceğini öğrenir. Llosa’nın gerçek edebiyatı itaatsiz, başkaldırıcı ve var olana meydan okuyan bir güç olarak görmesi boşuna değildir. Söz konusu başkaldırı mutlaka meydanlarda gerçekleşen siyasal bir eylem olmak zorunda da değildir. İnsan zihninin kendisine gösterilen dünyayı tek mümkün dünya kabul etmemesi, çok daha sessiz ve köklü bir itirazdır. Demokrasi yalnızca seçimlerden, parlamentolardan ve kurumlardan oluşuyorsa eksiktir; bütün bunların yaşayabilmesi, eleştirebilen bireylerin varlığına bağlıdır. Özgürlüğü koruyabilecek insanın önce özgürlüğün yokluğunu fark edebilmesi, kendisine anlatılan hikâyeyle yaşadığı gerçeklik arasındaki mesafeyi görebilmesi gerekir.

Sansürün tarih boyunca gazetecilerin ve doğrudan siyasal muhaliflerin yanı sıra romancıların ve şairlerin de peşine düşmesi şaşırtıcı değildir. Bir romanın hükümet devirmesine gerek yoktur. İktidar açısından daha rahatsız edici olan, okurun zihninde resmî hikâyenin yanına başka bir hikâye koyabilmesidir. Llosa’nın hayatında bunun oldukça somut bir karşılığı bulunur. Kent ve Köpekler, Peru’daki askerî okul deneyiminden beslenen, şiddet ve otorite ilişkilerini sorgulayan bir romandır; yayımlanmasının ardından Leoncio Prado Askerî Akademisi’nin subayları tarafından kitabın çok sayıda nüshası yakılmıştır. Nobel’in resmî biyografisi de bin nüshanın okul yetkililerince yakıldığını kaydeder. Bir tarafta kurmaca, diğer tarafta ateş vardır. Kitabı yakanlar kâğıttan değil, o kâğıdın üzerinde kurulmuş alternatif gerçeklikten rahatsızdır. Sansürün en çıplak mantığı da budur. Yasaklanan yalnızca söz değil, sözün açabileceği ihtimallerdir.

Kafka ve Orwell bu tartışmanın doğal olarak içine girer. Kafka’nın dünyasında birey, yüzünü tam olarak göremediği bir iktidar mekanizmasının içinde kaybolur. Orwell’da iktidarın arzusu daha ileri gider; insanın davranışını denetlemek yetmez, dilini ve giderek düşüncesinin sınırlarını da ele geçirmek gerekir. “Kafkaesk” artık sadece Kafka’nın romanlarını anlatmaz; bireyin karşısında çaresiz kaldığı bürokratik ve otoriter yapıları da tarif eder. “Orwellcı” sözcüğü gözetimi, dilin iktidar tarafından denetlenmesini ve bireysel alanın daralmasını çağrıştırır. Bir roman bazen siyaset biliminin onlarca kavramla tarif ettiği şeyi tek bir atmosfer içinde görünür kılar. İktidar yalnızca anayasalarda, kanunlarda, kararnamelerde ya da kurumlarda yaşamaz. İnsanın içine yerleşen korkuda, konuşmadan önce etrafına bakmasında, bir sözcüğü söyleyip söylememekte tereddüt etmesinde, zamanla kendi kendisinin sansürcüsü haline gelmesinde de yaşar. Edebiyat, iktidarın insan ruhunda bıraktığı bu görünmez izleri gösterebilir.

Llosa’nın yazılı kültür ile görüntü kültürü arasında kurduğu ilişki bugün okunduğunda başka çağrışımlar da kazanıyor. Metinlerin önemli bir bölümü sosyal medya çağının bugünkü biçimine kavuşmasından önce yazılmış olsa da ortaya konan kaygı tanıdık. Siyasal ve toplumsal gerçeklik görüntüler, kısa haberler ve gösteriler halinde tüketildikçe insanın olaylarla kurduğu ilişki de değişir. Savaş, yoksulluk, katliam, baskı ya da toplumsal çatışma birkaç dakikalık görüntünün ardından yerini başka bir görüntüye bırakır. Her şeyi görmek, hiçbir şey üzerinde yeterince uzun düşünmemekle sonuçlanabilir. Görsel-işitsel bilginin kısalığı ve gösteriye yatkınlığı olayların nedenlerini, geçmişini ve bağlamını örtebilir. Trajedi bile tüketilecek bir görüntüye dönüştüğünde insanın ona verdiği tepkinin ömrü görüntünün ekranda kaldığı süreye yaklaşır. Tarih ve güncel hayat bir gösteriye dönüşürken yurttaşın yerini seyirci almaya başlar. Demokratik kurumlar görünürde varlığını sürdürebilir, seçimler yapılabilir, insanlar haber izleyebilir ve kamusal meseleler hakkında durmadan konuşabilir; bütün bunlar tek başına canlı bir yurttaşlık hayatının kanıtı değildir. Oy veren fakat düşünmeyen, haber izleyen fakat sorgulamayan, sürekli bilgiye maruz kalan fakat hiçbir bilginin üzerinde durmayan kişi biçimsel olarak yurttaş kalırken zihinsel olarak seyirciye dönüşebilir. Özgürlük bazen bir gecede kaybedilmez; kullanılmaya kullanılmaya aşınır.

Propaganda ile edebiyat arasındaki ayrım burada önem kazanıyor. Propaganda belirli bir cevaba ulaştırmak ister, edebiyat cevabın kendisini kuşkulu hale getirebilir. Propaganda dünyayı sadeleştirir; iyiyi ve kötüyü, dostu ve düşmanı, doğruyu ve yanlışı kesin çizgilerle ayırmaya ihtiyaç duyar. Romanın doğası bu kesinliğe pek izin vermez. Kötü kabul edilen insanın korkusunu, iyi kabul edilen insanın ikiyüzlülüğünü, kahramanın zaafını, düşmanın yalnızlığını gösterebilir. İnsan bir ideolojik kategoriye sığmayacak kadar çelişkili bir varlıktır. Gerçek edebiyatın herhangi bir siyasal öğretinin rahatlıkla kullanabileceği bir araç haline gelememesinin nedeni de budur. Roman yalnızca iktidarın kolay cevaplarını bozmaz; muhalefetin, partinin, cemaatin, sınıfın, ideolojinin ve hatta yazarının kendi inançlarının kesinliklerini de rahatsız edebilir. Edebiyatın siyasal değeri insanlara belirli bir düşünceyi benimsetmesinde değil, düşüncenin dogmaya dönüşmesini zorlaştırmasında aranabilir. Karşısında duran şey belirli bir sağ ya da sol düşünceden çok, tek hakikat iddiasıdır.

Llosa’nın siyasal hayatındaki dönüşüm, özgürlük kavramına neden böylesine büyük bir yer ayırdığını anlamak açısından önemli. Gençliğinde Marksizme yakın duran ve Küba Devrimi’ni başlangıçta destekleyen yazar; Küba’daki siyasal gelişmeler, Sovyet sistemi, Gulag hakkındaki tanıklıklar ve 1968’de Varşova Paktı güçlerinin Çekoslovakya’yı işgali gibi gelişmelerin ardından düşünsel bir dönüşüm geçirdiğini anlatır. Raymond Aron, Jean-François Revel, Isaiah Berlin ve Karl Popper gibi isimlerin etkisiyle liberal demokrasi, çoğulculuk ve bireysel özgürlük eksenine yaklaşır. Nobel konuşmasında kendi siyasal serüvenini de bu doğrultuda anlatır. Edebiyat ve Özgürlük’teki özgürlük vurgusunu soyut bir edebiyat teorisinin sonucu saymak bu nedenle eksik kalır. Arkasında yirminci yüzyılın ideolojik çatışmalarından geçmiş bir yazarın kişisel tarihi vardır. Llosa 1990 yılında Peru devlet başkanlığı seçimlerine de aday olur ve seçimi kaybeder. Edebiyat ile kamusal hayat arasındaki ilişki onun hayatında yalnızca teorik bir tartışma olarak kalmamıştır.

Yine de karşımızda yalnızca Marksizmden liberal demokrasiye ulaşmış bir yazarın siyasal hikâyesi yok. Özgürlük kavramının kendisi de tartışmaya açık kalıyor. Siyasal hakların tanındığı fakat ekonomik eşitsizliklerin son derece derin olduğu bir toplumda herkesin özgürlükten aynı ölçüde yararlandığını söylemek kolay değildir. Llosa Peru’dan söz ederken yoksulluğun, eşitsizliğin ve kültürün bir seçkinler ayrıcalığına dönüşmesinin yarattığı uçurumu görmezden gelmez. Edebiyatın yalnızca temel ihtiyaçlarını çözmüş toplumların lüksü olduğu düşüncesini reddeder. Adaletsizliğin ve yoksulluğun hüküm sürdüğü yerde hayal gücüne daha az değil, belki daha fazla ihtiyaç vardır. Yaşadığı hayatla yaşayabileceği hayat arasındaki mesafeyi göremeyen insanın kendi koşullarını sorgulaması da güçleşir. Özgürlük böyle okunduğunda yalnızca insanın önündeki seçeneklerden birini tercih etmesi değildir. Seçeneklerin var olabileceğini düşünebilme yeteneğidir.

Milliyetçilik konusunda da benzer bir özgürlük ve çoğulluk hassasiyeti görülür. Llosa, insanın doğduğu yere, çocukluğunun mekânlarına, diline, alışkanlıklarına ve ortak hatıralarına duyduğu bağlılıkla milliyetçiliği birbirinden ayırır. Aidiyetin kendisinde bir sorun görmez; sorun, aidiyetin üstünlük fikrine dönüşmesiyle başlar. “Biz”in tarif edilebilmesi için karşısında sürekli bir “onlar” yaratılması gerekiyorsa kültürel bağlılık kolaylıkla siyasal dışlamanın aracına dönüşebilir. Milliyetçilik eleştirisinin sertliği buradan gelir. Edebiyat ise sınırları durmadan ihlal eden bir alandır. Bir Perulu Dostoyevski’nin Petersburg’unda, bir Türk Faulkner’ın Amerika’sında, bir Avrupalı Latin Amerika’nın tarihinin içinde dolaşabilir. Okur birkaç yüz sayfa boyunca kendisinden olmayan insanların korkularını, arzularını, utançlarını ve yenilgilerini paylaşır. Romanın yaptığı en eski işlerden biri budur: “öteki” diye tarif edilen insanın zihninin içine girmek. Kimliklerin insanları birbirinden ayırdığı yerde edebiyat bu sınırları ortadan kaldırmaz ama geçirgen hale getirebilir.

Edebiyatın insanı otomatik olarak daha iyi biri yaptığı sonucuna varmak ise Llosa’nın söylediklerini gereğinden fazla romantikleştirmek olur. Büyük romanlar okuyan birinin ahlaklı, demokrat ya da özgürlükçü olacağının hiçbir garantisi yoktur. Llosa da edebiyatın siyasal ve toplumsal etkilerinin doğrudan hesaplanabileceğini ileri sürmez. Aynı roman iki ayrı okurda birbirine tamamen zıt düşünceler uyandırabilir. Bir kitabın politik gücünü propaganda ölçüleriyle tartmaya başladığımız anda edebiyattan uzaklaşırız. Mesele kaç kişiyi hangi düşünceye ikna ettiği değildir. Daha önemli olan, insanın sahip olduğu kesinlikleri ne ölçüde sarsabildiğidir. Okurken başka bir zihnin içine girer, kendi yargılarımızdan bir süreliğine uzaklaşır, bildiğimizi sandığımız dünyanın dışına çıkarız. İnsan kendi düşüncesine dışarıdan bakabildiği o kısa anda bile iktidarın, geleneğin, çevresinin ve kendi alışkanlıklarının ona sunduğu kesinliklerden uzaklaşmış olur.

Edebiyat ve Özgürlük iyimser bir kitap değil. Sayfaların gerisinde karanlık bir toplum ihtimali dolaşıyor. İnsanlar hâlâ konuşuyor, gazeteler çıkıyor, seçimler yapılıyor, televizyonlarda tartışmalar sürüyor olabilir; dil yoksullaşmış, eleştirel düşünce zayıflamış, siyaset gösteriye dönüşmüş ve yurttaş seyirci koltuğuna çekilmişse özgürlüğün biçimi korunurken içeriği aşınabilir. Llosa’nın teknoloji karşısındaki bazı kaygıları bugünden bakıldığında tartışmaya açıktır. Yazıldığı dönemle bugünün dijital dünyası arasında da büyük farklar bulunuyor. Yine de bilgiye erişimin çoğalmasıyla düşüncenin özgürleşmesinin aynı şey olmadığı yönündeki uyarısı önemini kaybetmiş değil. Milyonlarca sözcüğün dolaştığı bir toplumda dil yoksullaşabilir. Sayısız haber kaynağına sahip insanlar aynı düşüncelerin çevresinde kapanabilir. Herkesin konuştuğu bir kamusal alanda kimse birbirini dinlemeyebilir. Edebiyatın yavaşlığı burada neredeyse siyasal bir değer kazanır. Roman insanı hızdan çıkarır, başka bir hayatın içinde kalmaya zorlar, hüküm verme anını geciktirir.

Kitabın en siyasal fikri belki de doğrudan siyaset hakkında söylenmiş değildir. İnsan yaşadığı hayatla yetinmez. Kurmacanın başlangıç noktası bu eksiklik duygusudur. Başka hayatlar hayal ederiz, çünkü mevcut hayatın tek ihtimal olduğuna bütünüyle inanmayız. Kurmaca ile özgürlük arasındaki bağ da burada kuruluyor. Otoriterliğin en büyük başarısı yalnızca insanları susturmak değildir; başka türlü bir hayatın mümkün olduğunu düşünme yeteneğini köreltmektir. Susturulmuş insan hâlâ içinde itiraz edebilir. Başka bir dünyanın mümkün olduğuna artık inanmayan insanın ise itirazını yöneltebileceği bir ufuk giderek kaybolur. Edebiyat o ufku açık tutar. Devrim yapmaz, hükümet kurmaz, yasa çıkarmaz ve okuruna hangi partiye, hangi ideolojiye, hangi düşünceye bağlanması gerektiğini söylemez. Çok daha basit ama belki çok daha tehlikeli bir şey yapar: Yaşadığımız dünyanın tek mümkün dünya olmadığını hatırlatır. İktidarın en rahat ettiği yer, herkesin sustuğu ülke olmayabilir; insanların başka bir hayatı hayal etmeyi bıraktığı ülke çok daha sessizdir. Llosa’nın edebiyatta aradığı özgürlük de hazır bir kurtuluş reçetesi değil, bu ihtimalin canlı kalmasıdır.

Erhan Yılmaz

tr_TRTurkish