Acının ve hazzın ressamı: Frida Kahlo’nun aşk mektupları
Frida Kahlo’nun resimlerine bakarken çoğu zaman ilk gördüğümüz şey renklerdir; oysa biraz daha dikkatle bakıldığında renklerin gerisinde mektupların sesi duyulur. Çünkü Frida’nın sanatı, fırçadan önce sözcüklerle nefes alır.
Bu noktada Suzanna Barbezat’ın yayına hazırladığı Aşk Mektupları, dünyanın en büyük ressamlarından birinin özel hayatına açılan merak uyandırıcı bir kapı olmanın ötesinde, modern sanat tarihinin en çarpıcı yaratıcı bilinçlerinden birinin oluşumunu satır satır izleme fırsatı sunuyor.
Frida Kahlo’nun gençlik yıllarından başlayarak farklı dönemlerde kaleme aldığı mektuplar, resimlerinin ardındaki görünmeyen atölyeyi, duyguların ve düşüncelerin biçime dönüşmeden önceki hâlini görünür kılıyor.
Dönemin mektuplara etkisi
20.yüzyıl, savaşların, devrimlerin ve estetik kırılmaların yüzyılıydı. Avrupa’da Picasso kübizmi parçalıyordu; Kandinsky resimde soyutlamanın kapısını aralıyordu; Marcel Duchamp sanat eserinin tanımını kökten değiştiriyor, André Breton bilinçdışını sürrealizmin manifestosuna dönüştürüyordu. Aynı yıllarda Meksika ise kendi devriminin ardından ulusal kimliğini yeniden kurmaya çalışıyordu. Diego Rivera, José Clemente Orozco ve David Alfaro Siqueiros’un dev duvar resimleri, halkın tarihini kamusal alanlara taşıyor; sanat galerilerin duvarlarından çıkıp meydanlara yayılıyordu. Frida Kahlo işte bu büyük tarihsel dönüşümün tam ortasında yetişti. Ancak o, çağdaşlarının aksine ulusun destanını değil, insan bedeninin ve ruhunun iç savaşını resmetti.
Bu nedenle Frida’nın tabloları kadar mektupları da tarihin belgeleridir. Çünkü tarih, çoğu zaman savaşları ve devrimleri anlatır; mektuplar ise o devrimlerin insanlar üzerinde bıraktığı görünmez izleri kaydeder. Frida’nın mektupları , Meksika’nın siyasal dönüşümünün, modern sanat çevrelerinin ve uluslararası entelektüel dünyanın arasında yaşayan genç bir kadının sesidir. Diego Rivera’nın gölgesi, Troçki’nin sürgünü, New York ile Paris arasında gidip gelen sanat çevreleri, Georgia O’Keeffe’den Jacqueline Lamba’ya uzanan dostluklar ve karşılaşmalar bu mektupların arka planında sessizce dolaşır. Böylece okur, bir aşk hikâyesi okurken aynı zamanda modern sanat tarihinin en hareketli dönemlerinden birine de tanıklık eder.
Kitapta yer alan giriş bölümü de Frida’nın yaşamındaki bu ilişkiler ağını ve mektupların tarihsel bağlamını ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.
Sanat tarihinde iz bırakan mektuplar
Sanat tarihinde ressamların mektupları çoğu zaman eserleri kadar önemlidir. Van Gogh’un Theo’ya yazdığı mektuplar olmasaydı fırçasının ardındaki yalnızlığı bugün bu kadar iyi bilemezdik. Cézanne’ın yazışmaları olmasaydı modern resmin sancılı doğuşu eksik kalırdı. Rainer Maria Rilke’nin mektupları olmasaydı yaratmanın ruhsal bedeli üzerine düşüncelerimiz daha yoksul olurdu. Frida Kahlo’nun mektupları da aynı geleneğin güçlü halkalarından biridir. Fakat onları benzersiz kılan, yazıyla resim arasındaki sınırı sürekli ortadan kaldırmalarıdır. Mektuplarında sözcüklerin arasına çizimler yerleştirir; küçük yüzler, kalpler, figürler ve karikatürlerle cümlelerini resme dönüştürür. Yazı, onun elinde görsel bir dile dönüşür. Bu nedenle metinler bir ressamın yazdığı mektupların dışında, çizgilerle kelimelerin birlikte kurduğu özgün bir sanat nesnesidir. Kitap boyunca mektupların tıpkıbasımlarının da yer alması, bu yaratıcı ilişkinin okur tarafından doğrudan deneyimlenmesini sağlar.
Yaraları Frida’dan önce de vardı… O, yaraları taşımak için dünyaya geldi…
Frida’nın yaşamı çoğu zaman acıyla özdeşleştirilir. Çocuk felci, genç yaşta geçirdiği tramvay kazası, sayısız ameliyat, hiç dinmeyen fiziksel ağrılar… Fakat bu mektuplar, acının tek başına belirleyici olmadığını gösteriyor. Sayfalar ilerledikçe okur, oyunbaz bir zekâyla, keskin bir mizahla, çocukça bir neşeyle ve şaşırtıcı bir yaşama iştahıyla karşılaşıyor. Frida’nın dili zaman zaman ironik, zaman zaman alaycı, kimi zaman ise tarifsiz bir kırılganlık taşıyor. Sevdiği insanlara yazarken kullandığı sözcükler, resimlerindeki parlak renkler kadar canlı; öfkesi de sevgisi kadar ölçüsüz. Onun sanatındaki yoğunluk, gündelik yazışmalarında bile bütün çıplaklığıyla hissediliyor.
Belki de bu yüzden Frida Kahlo hiçbir akımın içine bütünüyle sığmaz. André Breton onu sürrealizmin büyük isimlerinden biri olarak görmüş olsa da Frida’nın “Ben rüyalarımı değil, kendi gerçekliğimi resmediyorum,” sözü bugün hâlâ sanat tarihinin en güçlü estetik itirazlarından biri kabul edilir. Bu mektuplar da aynı düşüncenin yazıdaki karşılığıdır. Burada bilinçdışı kadar gündelik hayat vardır; semboller kadar kahkahalar, büyük tutkular kadar küçük ayrıntılar da yer alır. Bir gün acıdan söz ederken ertesi satırda bir şakayla okuru gülümsetebilir. Tıpkı tablolarındaki dikenli taçların arasında açan çiçekler gibi, yaşam ve ölüm aynı cümlede yan yana durur.
Elbette kitabın merkezinde aşk vardır; fakat burada aşk romantik edebiyatın alışıldık duygusallığından çok daha karmaşık bir deneyim olarak belirir. Diego Rivera’ya duyduğu sarsıcı bağlılık, Alejandro Gómez Arias’a yazdığı gençlik mektupları, Nickolas Muray’le yaşadığı yakınlık ya da diğer dostluklar, Frida’nın aşkı bir sığınak değil, yaratıcı enerjinin kaynağı olarak yaşadığını düşündürür. Sevgi onun için çoğu zaman üretmenin başka bir adıdır. Resimle mektup arasında gidip gelen bu duygu, sonunda sanatın kendisine dönüşür.
Mektuplar aynı zamanda kadın sanatçıların tarih içindeki yerine dair güçlü bir hatırlatmadır. Yüzyıllar boyunca erkek sanatçıların gölgesinde bırakılan kadınların hikâyesi, Frida Kahlo’nun yaşamında da kendini gösterir. Uzun yıllar Diego Rivera’nın “eşi” olarak anılan sanatçı, bugün dünya sanat tarihinin en güçlü imgelerinden biri hâline gelmiştir. Onun mektupları ise bu dönüşümün en samimi tanıklarıdır. Burada okunan satırlar, bir ikonun değil, korkuları, arzuları, kıskançlıkları, umutları ve bitmeyen yaratma isteğiyle yaşayan gerçek bir insanın sesidir.
Bugün dünyanın dört bir yanında müzelerde, sergilerde ve akademik çalışmalarda Frida Kahlo üzerine düşünülmeye devam edilmesi rastlantı değildir. Çünkü o, modern sanatın en güçlü imgelerinden birini yaratırken aynı zamanda hayatını da bir sanat eserine dönüştürmüştür. Aşk Mektupları ise bu büyük yaratının en mahrem katmanına ulaşıyor. Resimlerin sessiz bıraktığı yerde sözcükler konuşuyor; fırçanın sustuğu anda kalem devralıyor.
Frida Kahlo’nun mektupları, sanat tarihinin unutulmaz bir figürünü yeniden keşfetmek isteyenler için olduğu kadar, mektup edebiyatının en etkileyici örneklerini arayan okurlar için de uzun süre hafızada kalacak güçlü bir okuma deneyimi sunuyor.
Burak Bayat


