Tarihin Sessiz Tanıkları: Katledilen Küçük Kırmızı Sandalyeler

Walter Benjamin, tarihin galipler tarafından yazıldığını söylerken, geride kalan enkazın ancak sanatın diliyle görünür kılınabileceğini ima ediyordu. Edna O’Brien’ın Küçük Kırmızı Sandalyeler romanı bu referansla, modern Avrupa’nın bastırmaya çalıştığı vicdanın yeniden konuşmaya başladığı metinlerden biridir. Tarihin kapanmadığını, savaşların ateşi söndükten sonra bile insan ruhunda yanmaya devam ettiğini anlatan büyük bir ağıttır.

Romanın adı, 6 Nisan 2012’de Saraybosna’da gerçekleştirilen ve çağımızın en etkileyici kamusal hafıza eylemlerinden biri kabul edilen anmadan gelir. Bosna kuşatmasının yirminci yılında şehrin ana caddesine dizilen 11.541 kırmızı sandalye, kuşatma boyunca katledilen her bir Saraybosnalıyı temsil ediyordu; bunların 643’ü çocuklar içindi.

Sessiz Anıt: 643 Çocuk…

O’Brien, daha ilk sayfalarda bu sessiz anıtı romanın vicdanına dönüştürür. Sandalyeler artık yalnızca ölülerin değil, boş bırakılmış hayatların, yarım kalmış çocuklukların ve Avrupa’nın yüzleşemediği suçun simgesidir.

Pierre Nora’nın “hafıza mekânları” (lieux de mémoire) kavramı, bu romanı anlamak için güçlü bir anahtar sunar. Nora’ya göre toplumlar, unutmaya başladıkları anda anıtlar inşa eder. O’Brien’ın metninde ise romanın kendisi hafızanın mekânına dönüşür. Kırmızı sandalyeler anlatının içine yerleştirilmiş sessiz tanıklardır. Her biri konuşamayan bir insanın yerine konuşur.

Bosna Savaşı, Avrupa’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşadığı en büyük ahlaki çöküştü. Yugoslavya’nın parçalanmasıyla başlayan süreç, etnik temizlik politikaları, toplama kampları, sistematik cinsel şiddet ve en sonunda Srebrenitsa Soykırımı’yla insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birine dönüştü. Avrupa, “Bir daha asla” sözünü Auschwitz’den sonra tekrar etmişti; ancak yarım yüzyıl geçmeden aynı kıtanın ortasında insanlar kimlikleri nedeniyle öldürüldü. Bu tarihsel kırılma, O’Brien’ın romanında sadece geçmişin konusu değildir; bugünü belirleyen görünmez bir hayalet olarak yaşamaya devam eder.

Romanın merkezindeki gizemli yabancı, tarihten çıkıp gelmiş bir karakter gibidir. İlk bakışta şifacı, entelektüel, mistik bir bilge izlenimi uyandırırken, zaman ilerledikçe okur onun ardında saklanan korkunç hakikatle yüzleşir. Burada O’Brien’ın yaptığı şey, Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramını edebiyat düzleminde yeniden düşünmektir. Büyük suçlar çoğu zaman şeytani yüzlerle değil; karizmatik, ikna edici, hatta güven veren insanlar aracılığıyla hayat bulur. Romanın gerilimi de tam burada kurulur: İnsan, kötülüğü tanıyabilir mi? Yoksa onu çoğu zaman iyilik kılığı içinde mi karşılar?

Edna O’Brien’ın anlatısı, belleğin nasıl işlediğini de sorgular. Travma kuramının önemli isimlerinden Cathy Caruth’un belirttiği gibi travma, yaşandığı anda değil, yıllar sonra tekrar tekrar geri dönerek kendini duyurur. Küçük Kırmızı Sandalyeler de doğrusal bir savaş romanı değildir; savaşın bitmediğini, yalnızca biçim değiştirdiğini gösteren bir travma anlatısıdır. Bosna’nın dağlarından yükselen ses, İrlanda’nın sessiz kasabasında yankılanır. Böylece coğrafyalar arasındaki mesafe ortadan kalkar; insanlık ortak suçlarının sınır tanımadığı anlaşılır.

O’Brien’ın İrlanda edebiyatındaki yeri de bu romanın anlamını derinleştirir. James Joyce’un Dublin’i nasıl modern insanın ruh haritasına dönüştüyse, Edna O’Brien da İrlanda taşrasını insan vicdanının sınandığı evrensel bir sahneye dönüştürür. Ancak burada Yeats’in mistisizmiyle Joyce’un gerçekçiliği arasında salınan üçüncü bir damar vardır: Seamus Heaney’nin şiirlerinde görülen tarihsel toprağın sesi. O’Brien’ın doğa tasvirlerinde toprak hafızayı taşır, nehirler unutmaz, rüzgâr geçmişin fısıltılarını bugüne ulaştırır. Romanın ilk bölümlerindeki İrlanda manzaraları, pastoral bir huzur vaat ederken satır aralarında Balkanlar’ın kanlı tarihi dolaşır. Böylece pastoral olan, gotik olanla; dinginlik, yaklaşan felaketle sürekli yer değiştirir.

Romanın biçimi de dikkat çekicidir. Mihail Bahtin’in “çokseslilik” kavramını hatırlatan bir yapıyla ilerleyen anlatı, tek bir hakikatin etrafında kurulmaz. Kasaba halkının dedikoduları, din adamlarının söylemleri, mağdurların sessizliği, suçlunun dili ve anlatıcının mesafeli bakışı birbirine karışır. Hakikat hiçbir zaman tek bir sesin tekelinde değildir. O’Brien, okurunu yargıç olmaya değil, tanık olmaya davet eder.

Bu yönüyle roman, Primo Levi’nin Auschwitz tanıklıklarıyla, W. G. Sebald’ın belleğin kırık parçalarını bir araya getiren anlatılarıyla, Aleksandar Hemon’un sürgün edebiyatıyla ve hatta José Saramago’nun insanlığın ahlaki körlüğünü sorgulayan romanlarıyla aynı edebî damarda buluşur. Tarihi yeniden anlatmaktan çok, tarihin insan ruhunda açtığı yaraları anlamaya çalışır.

Edna O’Brien’ın dili de bu büyük temayı taşıyabilecek inceliktedir. Lirik yoğunluk ile sert gerçekçilik arasında kurduğu denge, romanı politik bir metin olmaktan çıkarır; onu estetik bakımdan da güçlü kılar. Şiirsel doğa betimlemeleri ile savaş suçlarının dehşeti arasındaki keskin karşıtlık, okuru sürekli bir huzursuzluk hâlinde tutar. Bu huzursuzluk bilinçli bir tercihtir; çünkü travma edebiyatı, okura yüzleşme vaat eder.

Romanın sonunda geriye yalnızca Bosna’nın hikâyesi kalmaz. İnsanlığın belleği, suçun mirası ve affetmenin imkânsızlığı üzerine derin sorular kalır.

Sonuç olarak Küçük Kırmızı Sandalyeler,  Avrupa’nın vicdanına tutulmuş edebî bir aynadır. Her kırmızı sandalye, geri gelmeyecek bir hayatı temsil ederken aynı zamanda yaşayanlara yöneltilmiş sessiz bir soruya dönüşür: Unutmak mı daha kolaydır, yoksa hatırlamanın ağırlığıyla yaşamayı öğrenmek mi?

Gül Turna

tr_TRTurkish