Kıymalı Patates
–Sevgili “Patron” Muammer Öztar’a
Fakat kıymalı patates başka, yemek değil o.
Sanki çocukluğun sofrası kuruluyor yeniden,
çocukluğun kokusu geliyor bunca yıl uzaklıktan yeniden.
Ruhum doyuyor.
İkidir kıymalı patates yapıyorum evde, ikidir annemin sesini duyuyorum: “Çocuklar haydi, kıymalı patates soğuyor!” Soğumasın! Kardeşlerimle diz çöküyoruz yer sofrasına, kaşık sallıyoruz koca tencere dolusu kıymalı patatese. Ekmek tükeniyor, su tükeniyor, tencerenin dibi görünüyor, hey çocuklar, kardeşlerim, yaşasın ufukta kara görünüyor, karada deliksiz uykular, uykuda tarifsiz rüyalar görünüyor.
Ruhum acıkmış belli ki, ikidir kıymalı patatesle doyuruyorum çocukluğumu.
Yıllardır aynı reklam ajansında çalışıyorum, patron sevdiğim bir insan. İyi günde-kötü günde beraber dedikleri türden bir iş ahlâkı gelişti, yerleşti aramıza zamanla. 5 yıl önce, çok sayıda reklam ajansının katıldığı zorlu bir yarışma sonunda, hatırı sayılır bir müşteri kazanmıştık. 3 ay geceli-gündüzlü bu iş için çalışmış, çok yorulmuştuk ama sonuç bu çabaya değmişti. Herkes birbirini kutladı ve öğleden sonra tüm ajans izne sayıldı. Patron, genel müdür ve yaratıcı yönetmen olarak ben kaldık ajansa. Bir viski açtı patron, kadehler doldu, buz getirdi, ama kimsenin eli kadehlere gitmiyordu. Üçümüz de yolculuktan yeni dönen insanların yorgunluğuna benzer bir uyku hâliyle, şimdi ne söylese anlamsız olur tedirginliğini büyüttüğü bir sessizlik içinde bekliyorduk. Sanki biri gelip bizi tanıştıracakmış gibi.
Kutlamalarda, törenlerde olur bazen, hissedersiniz. Uzun hazırlıklar yapılır, giysiler yeni, yüzlerde coşkunun izi, yürekler kıpırtılı ve ruhlarda sabırsız bekleyişin sürdüren alkış fırtınası birazdan kopacak gibidir. Fakat tören için umulan, herkesin kendinden ve başkalarından beklediği o coşku bir türlü ortaya çıkmaz, o temasa yaşanmaz, sönük bir fener alayı gibi gelip geçer her şey. Yüreklerde burukluk kalır, sözler yarım kalır, kıpırtının yerini bıkkınlık alır, havada mutsuzluk gibi bir şey asılı kalır…
İşte o anda umulmadık bir şey olur, biri bir şey söyler, bir cümle, bir şarkı, herkes katılır. Dünden hazır olmak gibi bir şöhreti vardır herkesin. Öyle oldu.
Patron, yaz güneşinin kaybolmaya yüz tuttuğu o saat, annesi kapının önüne çıkıp onu çağırmadan önce, çok acıkmış bir çocuk gibi, uzak çocukluğunu ve annesini çağırdı: “Canım nasıl da kıymalı patates çekti!” Tören başlamıştı.
O an yıllardır kıymalı patates yemediğimi ve çocuk ruhumun belki de bu yüzden doymadığını düşündüm. Çocukluğumun ruhu çok acıkmış, canı kıymalı patates çekiyor, ama en uzakta. Patron o hafta sonu İzmir’e annesine gitti, kıymalı patates yemek için.
İkidir kıymalı patates yapıyorum, ilkini karım da pek beğendi, pek lezzetli buldu, benim yaptığım sanıyor, oysa çocukluğun ruhu istiyor onu, çocukluğun eli tuzunu biberini ekledi. Kıymalı patatesi ya anneler yapar, ya çocuklar! Başkası yaparsa karnını doyurur da, ya çocukluğun, ya ruhun, onlar nasıl doyacak?
Üçüncüsünde anneme de çağıracağım: “Gül Hanım” diyeceğim “kıymalı patates soğuyor, gel artık!” Masaya oturacağız, annem 30 yaşında olacak, ben 13 yaşımda, kardeşlerim her zamanki kardeşlik yaşında. Karımsa bakıp bakıp gülümseyecek ve “anlamıştım zaten, bu yemeği senin yapmadığını!” diyecek, desin.
O yemek değil ki, kıymalı patates,
çocukluğunun ruhunu doyurmak isteyenlere,
kaldıysa bir Hüsnütabiat lokantasında vardır,
bir annenin evinde, ikidir de ben çocuğun evinde.
Haydar Ergülen
*ADAM ÖYKÜ KASIM ARALIK 1998 SAYI 19

