Merdan Yanardağ’ı yine susturamadılar!
Merdan Yanardağ, yazarken bile komik gelen bir suçlamayla, “ajanlık” iddiasıyla Silivri zindanında rehin alındı. Yanardağ’ı tanıyanlar bilir ki, o hepimizden daha çalışkan hepimizden daha direngendir.
Silivri’de de bunu gösterdi ve bir gazeteci ya da siyaset bilimci kimliğinin yanı sıra, düşünceleri nedeniyle özgürlüğünden mahrum bırakılmış bir yazar olarak seslendi okuruna.
Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan Silivri ve Direniş Yazıları, bir cezaevi günlüğünden çok daha fazlası: Türkiye’nin son yıllarına ilişkin kapsamlı bir siyasal değerlendirme, bağımsız medyanın yaşadığı baskılara dair içeriden bir tanıklık ve ülkenin geleceğine ilişkin sert bir uyarı.
Kitabın en dikkat çekici yanı, öfkeye teslim olmadan polemik kurabilmesi. Yanardağ, Silivri’yi Türkiye’de hukukun, demokrasinin ve ifade özgürlüğünün sınandığı sembolik bir mekân olarak ele alıyor. Bu bakımdan kitap, kişisel bir mağduriyet anlatısının sınırlarını aşarak daha geniş bir siyasal tartışmanın parçası hâline geliyor.
Silivri ve Direniş Yazıları, güncel siyaseti günübirlik tartışmalar üzerinden okumuyor. Tam tersine, Türkiye’deki gelişmeleri uzun tarihsel çizgiler içinde değerlendirmeye çalışıyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan Soğuk Savaş’a, siyasal İslam’ın yükselişinden günümüz iktidar ilişkilerine kadar uzanan geniş bir perspektif kuruyor.
Kitabın en güçlü bölümlerinden biri kuşkusuz NATO, ABD ve emperyalizm üzerine yaptığı değerlendirmeler. Yanardağ, uzun yıllardır savunduğu çizgiyi bu kitapta da sürdürüyor. Türkiye’de siyasal İslam’ın yükselişini, Soğuk Savaş boyunca uygulanan Atlantik merkezli emperyal politikalarından bağımsız düşünmenin mümkün olmadığını söylüyor. NATO’nun salt askerî bir ittifak olmadığını; aynı zamanda Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yozlaşmasında belirleyici rol oynayan bir güç merkezi olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Kitabın dikkat çekici tarafı, bu olguları olaylar, siyasal aktörler ve geçmiş tartışmalar üzerinden temellendirmesidir. Özellikle Soğuk Savaş yıllarından bugüne uzanan emperyalizm tartışmalarını yeniden gündeme taşıması, kitabın en güçlü yanlarından biri olarak öne çıkıyor.
TELE1’İN YARATTIĞI KAMUOYU…
Bugün Türkiye’de bağımsız gazetecilik denildiğinde akla gelen ilk kurumlardan biri olan TELE1, uzun yıllardır farklı seslerin kendine yer bulabildiği, siyasal iktidarı eleştirebilen ve kamusal tartışmayı canlı tutmaya çalışan önemli bir yayın organı. Yanardağ da kitabında tam olarak bunu anlatıyor.
TELE1’e yönelik iktidar operasyonunu bağımsız haberciliğin etkisizleştirilmesine yönelik daha geniş bir siyasal stratejinin parçası olarak değerlendiriyor. Bu nedenle TELE1’in hikâyesi aynı zamanda Türkiye’de bağımsız basının hikâyesi olarak imleniyor. Merdan Yanardağ’ın yıllardır sürdürdüğü gazetecilik çizgisini bilenler için bu kitap şaşırtıcı değil; aksine doğal bir devam niteliğinde. Çünkü o, Türkiye’de gazeteciliği hiçbir zaman yalnızca haber aktarmak olarak görmedi. Gazeteciliği, kamusal aklı savunmanın ve Cumhuriyet değerlerini korumanın bir parçası olarak değerlendirdi. Kitabın satırlarında da bu yaklaşımın izleri açıkça görülüyor.
Eserin bir başka önemli özelliği ise Merdan Yanardağ’ın savunmasını siyasal bir metne dönüştürmesi. Kitabın son bölümünde yer alan mahkeme savunması, Türkiye’de basın özgürlüğü, yargının bağımsızlığı ve demokratik hukuk devleti üzerine kapsamlı bir siyasal manifesto niteliği kazanıyor. Yanardağ, kendisine yöneltilen suçlamalara cevap verirken içinde bulunduğumuz dönemin hukuk anlayışını da tartışmaya açıyor. Bu yönüyle kitap, bir dava dosyasının ötesine geçerek dönemin ruhunu anlamaya çalışan herkes için önemli bir belgeye dönüşüyor.
MERDAN YANARDAĞ’I ‘SUSTURMAK’ MÜMKÜN MÜ?
Merdan Yanardağ’ın kalemi serttir; uzlaşmacı değildir. Kimileri onun analizlerine katılır, kimileri şiddetle itiraz eder. Fakat bir gerçek değişmiyor: Türkiye’de düşünce hayatına ve siyasal tartışmalara uzun yıllardır yön veren isimlerden biridir. Yanardağ’ın yazdıkları, Cumhuriyet’in aydınlanmacı mirasını, laikliği, tam bağımsızlık fikrini ve eleştirel düşünceyi savunan herkes için üzerinde düşünülmesi gereken güçlü bir tanıklıktır.
Belki de en önemlisi, Türkiye’nin yakın tarihinde yaşananların yalnızca günlük haberlerden ibaret olmadığını; kitaplar aracılığıyla kalıcı bir hafızaya dönüşmesi gerektiğini hatırlatmaktadır.
Selim Toprak

