SARAMAGO’NUN MEMLEKETİNDE BİR ÇEVİRMEN
Yazarlar ulusal edebiyatları oluştursalar da dünya edebiyatı çevirmenlerin eseridir.
José Saramago
Saramago’yla biraz geç tanıştım ben. Belki de tam zamanıydı, bilemiyorum… İzmir kitap fuarında sarı kapaklar dikkatimi çekmişti. Standın başında kitap arkalarını okuyup görevlilerle konuşarak geçirdiğim uzunca bir sürenin sonunda, kampanyanın da yardımıyla yazarın on kitabıyla ayrılmıştım fuardan. Çeviribilim alanındaki yüksek lisans tezimi yazmaya çalıştığım bir dönem olmasına rağmen, elimden bırakamamıştım Saramago’yu; Körlük ve Görmek’le başlayan okumalarım hemen bir maratona dönüşmüştü. Okurken benimle konuşmasına, dünya görüşüne, eleştirilerine, masalsı diline hayran olmuştum. Henüz onun memleketinde yaşayacağımı, her gün onun dilini konuşacağımı, ana dilinde yazdığı eserlerini okudukça, kültürünü öğrendikçe onu daha da seveceğimi bilmiyordum tabii. Altı yıldır Portekiz’deyim. Portekiz’in biricik Nobel’i José de Souza Saramago son dört yıldır hayatımın tam merkezinde. Portekizce öğrendikten sonra doktora konusu düşünürken, birden ampul yandı kafamda. Nitekim hem tez hem de çeviri dolayısıyla önüm, arkam, sağım, solum Saramago. Okumayan, ebe!
*
Daha fazla devam etmeden önce hadi şu isim mevzusunu burada çözelim: Hayatının son kısmını İspanya’ya bağlı Kanarya adalarından bir tanesi olan Lanzarote’de yaşamış ve neredeyse her Portekizli gibi Portunhol (Portekizce karışmış İspanyolca) konuşsa da yazarımızın adı Türkçede de Portekizce ile aynı olan ‘J’ sesi ile okunuyor, İspanyolcadaki gibi ‘H’ sesi ile değil. Soy isminin ise ilginç bir öyküsü var; anılarında yazarın da sarhoş diye nitelendirdiği, muhtemelen öğle yemeğinde yine şarabı fazla kaçırmış bir nüfus memurunun işgüzarlığı. Adam, Saramago’nun doğduğu, Lizbon’un yüz kilometre kadar kuzeyinde (daha dün ve ondan önceki gün bir konferans için Coimbra’ya gidip gelirken yakınlarından geçtiğim) Azinhaga köyünde ailesinin bilindiği ve turp otu anlamına gelen ‘Saramago’ lakabını ekleyivermiş babasının asıl verdiği ismin sonuna. Turp otu bir fakirlik simgesi. Souza ailesi o kadar fakirmiş ki sıklıkla, yine fakirlikten çok az miktarda kuru fasulye ile yapılan bol sulu turp otu çorbası ile beslenirmiş. Dolayısıyla, köydeki ırgatlıktan Lizbon’da polis memurluğuna atanarak ekonomik açıdan fazla olmasa da sosyal statü açısından hayatlarının yönünü değiştiren ve o çaresiz fakirlik hissini arkasında bırakmak isteyen baba José de Souza, oğlu yedi yaşına gelip de gerçeği keşfedince ve oğlu ile aynı olsun diye kendisi de Saramago’yu adına eklemek zorunda kalınca haliyle durumdan hiç hoşnut olmamış.
*
Benim için Saramago bir azim, mücadele ve direniş örneği. Hem hayat hikayesinde hem de eserlerinde kendimden ve bizden çok şey bulduğum bir yazar. Saramago, çok başarılı bir öğrenci olmasına rağmen, ailesinin fakirliği sebebiyle meslek okulunda okumak zorunda kalmış; kitap alacak parası olmadığı için de okuma sevgisini okuldan çıktıktan sonra saatlerini geçirdiği kütüphanede tatmin edermiş. Edebiyat zevkini bulduğu her şeyi okuyarak geliştirmiş. Otoriter ve eşine çok iyi davranmayan babasından ve belki de ilk çocuğunu kaybetmenin travması yüzünden annesinden sevgi görmeden büyümüş. Kendisine ait ilk kitaplarını 18-19 yaşlarındayken bir arkadaşından borç alarak satın almış. İlk evliliğini 22 yaşında yapmış. İlk kitabını 25 yaşında yazmış. Ek gelir kazanmak için çeviri yapmaya başladığında 33 yaşındaymış. Meslektaş sayılırız yani. Üstelik Fransızcadan yaptığı çeviriler arasında bir Türk de var: Nazım Hikmet’in Türkiye’de 1966 yılında yayımlanan ‘Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’ adlı son kitabını Fransızcadan Os Românticos (Romantikler) başlığıyla benim doğduğum 1985 yılında çevirmiş. Ne tesadüf, değil mi?
19 yıllık aradan sonra 44 yaşında edebiyat dünyasına ancak geri dönebilmiş. Kendini tamamen yazmaya adayabildiğinde ve adını önemli yazarlar arasına yerleştiren Levantado do Chão (Toprağın Uyanışı) yayımlandığında 58’indeymiş. Saramago, çocukluğundan beri kendisini ait hissetmediği, dışlandığı şehrin antitezi olarak hayal ettiği ve Desde Mundo e do Outro[1] kitabında da bahsettiği ideal şehrini, Josephville’ini 1998 yılındaki Nobel Edebiyat Ödülü ile sonunda fethettiğinde 76 yaşındaydı.
*
Bense kız çocuklarının değer görmediği ve erkenden kocaya postalandıkları bir evde büyüdüm. Bir gazetenin verdiği Nobel serisinden birkaç kitap ile birkaç ansiklopediyi, evi temizlerken kimsenin evde olmadığı zamanlarda okurdum. Mecburen okul için alınacak kitaplar haricinde bir kitap bütçesinin ayrılması ya da okuldan çıktıktan sonra kütüphane dahil herhangi bir yere gitmem söz konusu dahi olamazdı. Mezuniyete bir yıl kala liseden ayrıldıktan, bana dayatılan hayata ayak uyduramayışlarımla geçen bol olaylı yıllardan sonra, üniversite okuma hayalime ancak 25 yaşımdayken, Ankara Hacettepe Üniversitesi mütercim tercümanlık bölümünü kazanarak erişebildim. Yalnızdım; hem çalışıp hem okudum. 3. Yılımda İzmir’e geri dönmek zorunda kaldım; Ege Üniversitesi’nde bölüme devam ettim. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olana kadar geçinebilmek için garsonluk, satış, kasiyerlik, çevirmenlik, İngilizce öğretmenliği dahil olmak üzere birçok iş yaptım. Kademe kademe kendimi ait hissetmediğim yerlerden uzaklaştım. Portekizce öğrenmeye başladığımda 33 yaşımdaydım. Portekizceden çeviri yapmaya başladığımda 35. Doktor unvanını aldığımda 39 olacağım. Eskiden kendimi her şeye geç kalmış hissederdim. Saramago’yu tanıdıktan sonra, daha zamanım var demeye başladım.
*
Lizbon’un güney sınırını çizen Tejo’nun diğer yakasında oturuyorum. Lizbon arabayla yirmi beş dakika; adını diktatörlük rejimini sona erdiren ve bu sene 50. yılını kutladığımız Karanfil Devri’minden alan 25 Nisan (25 de abril) Köprüsü girişinde trafik olmazsa elbette, yoksa en az kırk. Keyfi yaptığım geziler de dışarıdan beni ziyarete gelenleri götürdüğümde de Lizbon turu Saramago Vakfının biraz gerisinde Campo de Cebola’da başlar benim için. Oraya arabayı park edip nehre doğru yürürken restoranların arasında hemen vakfın konumlandığı Casa dos Bicos çıkar karşımıza, nam-ı diğer gagalı ev ya da elmas evi. 16. Yüzyılın ilk yarısında Hindistan valisinin belki de zamanın kralından bile zengin oğlu tarafından bir İtalya gezisinden sonra, muhtemelen Rönesans mimarisinin önemli eserlerinden Palazzo dei Diamenti’den (Elmas Sarayı) esinlenerek yaptırılmış. Adını, 1755 büyük Lizbon depreminden önce aslında iç kısımda bulunan, daha sonra 1983 itibariyle yapılan tadilat ile ön tarafa taşınan, üzeri elmasa benzeyen küçük piramitlerle kaplı ön cephesinden alıyor. Depremde büyük hasar alan bina, aile 1973’te satana kadar depo ve Portekiz mutfağının baş tacı morina balığı (bacalhau) ticaret merkezi olarak kullanılmış. Zira evin önünde zamanında balık, sebze ve sömürgelerden gelen her şeyin satıldığı büyük bir pazar kurulurmuş. Hayatında hiç elmas görmemiş halkın bu farklı binaya gagalı ev demesi anlaşılır şey yani. Sonra, tadilat sırasında yapılan kazılarda evin altında Roma dönemine ait, balık muhafaza etmek için kullanılan tuz tankları, orta çağdan bir kule ile Müdeccen stilinde bir kaldırıma ait kalıntılar da bulunmuş.
*
Baltasar Yedi Güneş savaştan döndüğünde güneyden gelerek Tejo’yu geçip tam Casa dos Bicos’un önünde gemiden iner ve hemen bir dilim ekmek ile üç ızgara sardalye alıp karnını doyurur. Oradan Terreiro do Paço’ya şimdinin Ticaret Meydanı’na (Praça do Comércio) doğru yürür. Ben de Lizbon’a her gidişimde gagalı eve ve külleri, Azinhaga’dan getirilerek evin önüne dikilmiş zeytin ağacına gübre olmuş Saramago’ya bir selam çakıp meydana doğru yürür, oradan bana kucağını açan şehre karışırım.
*
Tuhaf bir kararla önce Hindistan’dan Portekiz’e getirilen, sonra da Portekiz’den çıkıp Viyana’ya gitmek zorunda kalan fil Süleyman’ın yolculuğu bitti. Hayata ve haksızlıklara meydan okuyarak ve tutkusunun peşinden giderek kendi Josephville’ini yaratan Saramago’nun yolculuğu çevrildiği onlarca dilde, anadilimde benim gibi çevirmenler aracılığıyla devam ediyor. Benim Portekizce ve Türkçe, Portekiz ve Türkiye arasındaki yolculuğumsa daha yeni başladı. Ne demiş Saramago: Beklendiğimiz yere daima varırız.
İmren Gökce
[1] (Bu dünya ve öbürü hakkında) Türkçeye henüz çevrilmedi.

