on beşinde gebe kızlara verilen atlar yavaş koşar 1
nergis hocamın kerevetinde yatarken ben
zihnim evimizin mutfağında, turşuların ve konservelerin
raflarda dantelli örtülerle perdelenmiş tarafında kaldı
bu bizim evde her sonbahar başlangıcında yapılırdı sonra da
kızların, o yaz kanamış kızların, kulakları delinirdi
salçaların tahta kaşıklarla ezildiği köyümüzde bu kızlar sevilmezdi
kayısı kurusu, biber yağlısı derken kız kızartması
yapılır ve evlerin bütün masaları birleştirilir, düğün gibi
orada bütün fazla domateslerle tarhanalar
haydi şimdi piste buyurun şaaaappiii diye bağıran
piyanist şantörün ayaklarının dibine serilir
sulu ve kokulu danslar başlar, üst baş kıpkırmızı,
çünkü yazın ağır yükünü üzerimizden atmak için
kanlanmaya mecburuzdur, hemen sonra
çüklerdeki fazla deriler kesilir
sünnetliklerle kulakları delik kızlar karşı karşıya
dizilir sonra ağ gelin de indi m'ola yayladan söylenmeye başlanınca
herkes önündeki pirinç sütünü kafaya diker
-şarap kesinlikle yasaktır bizim köyümüzde ve
bilmek farkını vücuttaki deliklerin-
Biz bunlara benzer şeyleri önceleri televizyondan
izlerdik, sonra geldiler İstanbul’a yerleştiler, pis
dağlılar, doğulu gelişmemişler, kültürlerini de
yanlarında getirdiler bizim kapıcının evinden
sürekli kesif bir soğan kokusu geliyor diye
şikayet ederken annem, ben kapıcının
çocuklarına bakıp bakıp şey derdim senin
bayramlık elbisen var mı yoksa benim geçen
yılkini vereyim.
muhtara sormuşlar, bir gün teki gelinin, şikayet ediyormuş
cerahatten ve ağrıdan, koparıp atmak istiyormuş ne varsa bacaklarının arasından
kocası da henüz on sekizlik, gelinden üç yaş büyük,
yanlış yere girmeye çabaladığından, kızın orasından
evlat yerine pislik aktığı kanısına köycek varmışlar,
işte bu mahkemeden itibaren anneler ve
babalar bu veletlerin arasına girer, oğul sahipleri
kız sahiplerinden tekinin elini tutup duayı haykırır:
“oğlanı kıza karıdım, oğlanı kıza karıdım/
öğrettim hangi delik neye kadir/ ben kendimden razıyım”
o gece eş seçiminin bitmesi mecburdur
çünkü bir ay sonra yine burada buluşulacaktır bu kez
düğün için, topluca.
çiçeklerle süslesin diye kızlarını anneler, oğullarının belini
kurşunla donatsın diye babalar, takasın akçe olduğu zamanlardan kalma
adettir bizlerde, kırk gün oruç tuttuktan sonra
komşularımızın karılarıyla
sırayla yatmak da.
pis aleviler, dedi annem. yine mum
söndürmece oynuyorlar.
on beşinde gebe kızlara verilen atlar yavaş koşar
bu köyde aslında bütün atlar yavaş koşar
bu köy tekke ve zaviyelerin kapatılmasından da evvel
sofuluğuyla bilinir, değme cumhuriyet dönemi yazarı
bu köyü tam olarak anlatamamıştır.
adı kozalaklar köyüdür, doksan yıldır aynı muhtarla
aza ve ihtiyar heyetiyle karar verir ihtiyatla
salçanın kıvamına, kalçanın genişliğine
ya da memeyle çeyizin büyüklüğüne.
bizzat kutlu erkeklerin kararıyla yaşamın eğrisinin
demografik haritalarda allanıp pullandığı
yer kozalaklardır, türkiye denen kadimlikten yaka silkmiş
coğrafyanın tam ortasında çamurdan atan kalptir.
pis kız, dedi annem.
seni babana söyleyecem
*
düşünsene hem kerna hem retka, nasıl da bağlamışlar
rahmimi ve rahmime ait olan her şeyi
hangi büyüyü yapmışlardır sence, kaç mezara elleriyle
bedenimin şeklini verdikleri sabundan bebeğin
belden aşağısını bağlayıp iple dimdik saplamışlardır
kim bilir kaç masum can döndü mezarında
benim ve rahmimin laneti yüzünden
cennet zaten neyse de, derdi annem
cehennem bile almayacak seni
eh tamam kim ister ki inanmadığı hayali
memleketini bırakıp gitmeyi, kim korkar ki cehennemin
alevli tasavvurundan, zebaniler aramızda değil miydi
hep, evde okulda işte arabada salonda dualarda
kötülerken zındıkla kafiri, gavur amı gibi
sıcak havayı tasvir etmek için seçip dilimize yerleştirdiğiniz
benzetmenin allah belasını versin
gavur size namüselman değil sadece, ben büyüdükçe
bunu kavradım, bir de sakalının ucundan nergis hocamın
misk baskın o kokuyu alınca ecdadımın köküne
battım çıktım silkindim ve kendime geldim, kasığımda
kıllanmamış kutsal kasemde, yuvarlanmamış kalçamda, sarkmamış
mememde, kanamayan rahmimde şükredecek şeyler
bulup tövbe etmeyi veleddalinaminle öğrendim, takdire
şayan bence nergis hocanın hoca olup da erkek olup da
çüklü ve taşaklı olup da bana dokunmayışı, buna şükretmeliyim
eti senin kemiği benim
eti senin kemiği benim
evimden dışarı kerevet üstünde üşüyerek
üç gün üç gece sihâklığımdan noksan kalmam için
üç kere her sabah ve üç kere her yatsı ve üç kere her akşam
annemin unutulmuş dildeki duasını ezber ettim:
onu doğurunca, "rabbim!" dedi, "onu kız doğurdum."
-oysa Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir-
"erkek, kız gibi değildir. ona Meryem adını verdim.
onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum."
uykuya dalana dek bunu üçten fazla tekrar edip
kerevetin altında tavuk ödü kelaynak tüyü adaçayı üzerlik
kerevetin üstünde o zamanlar neden orada yattığını bilmediğim bedenim
euzu ------- nefesi sarımsak billa------ nefesi mekke havası
himineşşeytani--------- medine kolonyası
racim------- kapa bacaklarını sık sık sık sık içinden karn ile retek
bizim köyümüze senin gibi körpe çocuklar gerek
bismil--------anasından kopuk
lahi----------babasından savruk
rahmani---------aç ağzını üfleyeceğim havayı-------rahim.