Empat: Hatıranın, Vicdanın ve Karanlığın İzinde…
Polisiye edebiyatın en büyük paradoksu şudur: Türün görünürdeki amacı gerçeği ortaya çıkarmaktır; oysa iyi polisiyeler çoğu zaman gerçeğin ne kadar karanlık, ne kadar kırılgan ve ne kadar ulaşılmaz olduğunu anlatırlar. Günay Gafur’un Empat romanı da tam bu eşikte duruyor. İlk bakışta bir suç anlatısı gibi görünen metin, sayfalar ilerledikçe hafıza, travma, vicdan ve insanın kendi içindeki kötülükle yüzleşmesi üzerine kurulan felsefi bir sorgulamaya dönüşüyor.
Bu noktada romanın açılışındaki karanlık göl sahnesi tesadüfi değil. Su, dünya edebiyatında bilinçdışının en eski imgelerinden biridir. Jung’un kolektif bilinçdışından Gaston Bachelard’ın su poetikasına kadar uzanan geniş bir düşünsel hatta su, bastırılanın, unutulanın ve geri dönmek isteyenin mekânı olarak karşımıza çıkar. Empat’ın ilk sayfalarında gölün derinliklerinden yükselen fısıltılar da tam olarak böyle işler. Orada yalnızca korku yoktur; bastırılmış bir hakikat vardır. Yardım isteyen bebek bir karakter olmanın ötesinde, hafızanın dibine gömülmüş suçun ve masumiyetin simgesidir. Roman daha ilk bölümünde okuruna şu soruyu yöneltir: İnsan gerçekten unutabilir mi? Yoksa unutmak dediğimiz şey yalnızca ertelenmiş bir yüzleşme midir?
Yine romanın merkezine yerleşen “hatırasızlık” fikri, metnin en güçlü teorik damarını oluşturur. Salim Dayı’nın geçmişe ait bütün eşyalarını yakması, ilk bakışta kişisel bir vedalaşma gibi görünür. Ancak bu sahne çok daha derin bir anlam taşır. Çünkü burada yok edilen yalnızca nesneler değildir; belleğin maddi taşıyıcılarıdır. Maurice Halbwachs’ın kolektif hafıza kuramını düşündüğümüzde, hatırlamanın nesnel bir süreç olduğunu biliriz. İnsan geçmişini eşyalarında, mekânlarında ve ritüellerinde de taşır. Salim Dayı’nın yaptığı şey, geçmişi unutmaya çalışmak değil, geçmişin hükmünden kurtulmaya çalışmaktır. Romanın en sarsıcı anlarından biri de tam burada ortaya çıkar: Hafızadan kaçmanın mümkün olmadığı bilgisi. Çünkü yanan nesneler kül olurken, onların temsil ettiği duygular yaşamaya devam eder.
Romanın bu yönüyle yas üzerine yazılmış güçlü bir metin olduğu da söylenebilir. Freud’un “Yas ve Melankoli” metninde tarif ettiği gibi kaybedilen kişi fiziksel olarak yok olsa da onun ruhsal izi yaşamaya devam eder. Salim Dayı karakteri, tam da bu melankolik bölgede dolaşır. Eşinin ölümünden sonra geçmişe saplanmış, zamanın akışından kopmuş bir figürdür. Onun hikâyesi bireysel bir kaybın değil, insanın sevdiği biriyle birlikte kendi benliğinin de bir parçasını yitirmesinin hikâyesidir. Bu nedenle Empat, bir suç romanı kadar güçlü bir yas romanıdır da.
Romanın dikkat çekici yanlarından biri de çocukluk anlatısını kullanış biçimidir. Türk edebiyatında çocukluk çoğu zaman masumiyetin alanı olarak kurulurken, Empat bu alanı karanlıkla iç içe geçirir. Güney’in dünyası mahalle oyunları, yaz akşamları, komşular, meybuzlar ve çocuk kahkahalarıyla örülüdür. Ancak aynı dünyanın içinde darbe sonrası toplumun kırıkları, kayıplar, ölümler ve suskunluklar da dolaşmaktadır. Böylece roman, bireysel hafızayla toplumsal hafızayı aynı anlatı düzleminde buluşturur. Çocukluk burada, tarihin insan ruhunda bıraktığı izlerin ilk kez hissedildiği alandır.
Günay Gafur’un dili de bu çok katmanlı yapıyı destekleyen önemli bir unsur olarak öne çıkıyor. Tür edebiyatının çoğu örneğinde görülen hızlı ve işlevsel anlatım yerine, zaman zaman şiire yaklaşan yoğun bir dil kuruyor. Korku sahnelerindeki imgeler, bilinç akışını andıran ritm ve metaforik yoğunluk, romanı klasik polisiyenin sınırlarının dışına taşıyor. Bu nedenle Empat’ı salt bir polisiye olarak okumak eksik kalır. Metin, polisiyenin gerilim enerjisini kullanarak insan ruhunun ontolojik yaralarını araştırıyor.
Belki de romanın en önemli başarısı burada yatıyor: Suçu yalnızca hukuki bir kategori olarak değil, varoluşsal bir mesele olarak ele alması. Katil kimdir sorusundan çok, kötülük nasıl mümkün olur sorusuna yöneliyor. Bu yüzden roman boyunca asıl gerilim olaylarda değil, vicdanda ortaya çıkıyor. Okur ilerledikçe bir cinayetin değil, insan ruhunun karanlık mimarisinin izini sürmeye başlıyor.
Sonuç olarak Empat, çağdaş Türk polisiyesinin sınırlarını genişleten eserlerden biri olarak değerlendirilebilir. Hafızanın yükü, yasın dönüştürücü gücü, suçun psikolojik ve etik boyutları üzerine kurduğu düşünsel derinlik sayesinde türün konforlu alanından çıkıyor ve edebiyatın daha geniş tartışmalarına katılıyor. Günay Gafur, bu romanında hafızanın, vicdanın ve insan kalabilme mücadelesinin ne anlama geldiğini sorgulayan karanlık ama son derece etkileyici bir anlatı kuruyor.
Gül Tunca

