Sait Faik Abasıyanık, Türk edebiyatının en önemli ve üretken yazarlarından biri. Yayımlanan yüzlerce metnine karşın hâlâ yayımlanmayı bekleyen birçok metni var. Necati Tonga büyük bir özveriyle bu metinleri bir araya getirerek “Hişt, Hişt!…”- Sait Faik’in “Kitapsız Metinleri adlı kitabı hazırladı. Çoğunluğunu öykülerin oluşturduğu bu derleme Sait Faik’le uzaktan yakından ilgilenen herkes için bir hazine niteliğinde.
Necati Tonga’nın derlemesiyle, Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlanacak “Hişt, Hişt!…”- Sait Faik’in “Kitapsız Metinleri’nden tadımlık bir metni okurlarımıza sunuyoruz.
Tavan Arası
Saat bir, iki.. Uyuyamıyorum ki!..
Ben tavan arasında yatıyorum. Fareler bazen kitaplarımın arasından kapkara uçuveriyorlar. Günün birinde ben de onlar kadar seri olacağım.
Tavan arası bu: Sür’at diyarı, bir hamlede uykular, bir saniyede uyanışlar... Fakat bu akşam ne oldu bana? Uyuyamıyorum. Ve uyuyacağım da yok...
Ortalıkta hiçbir fare de gözükmüyor. Her akşam yanımdaki asıl tavan aralarının küçük kapılarından her dakika burunları gözüken ahbaplarıma ne oldu?
Sürüklenen cevizlerin tekerlenirken çıkardığı o sevimli ses, kemirilen bir tahtanın o kuduz mikroplu sesi, insanı tatlı tatlı kudurtan ve kendi kendine hırsla güldürten o harika aver sesi, nerde kaldı bu akşam?
Saat bir, iki. Uyuyamıyorum ki!..
Yaz geldi, pencereden bir damla rüzgâr, bir lokmacık, bir yudumcuk rüzgâr girse uyuyacağım... Kafesleri açalıdan beri odamın içi güpegündüz. Sokağın lehülhamt sabahlara kadar yanan elektrik lambasından da çoktan bıktım. İstiyorum ki, eski zamanlar gibi, gaz lambaları sönmüş olsun; sokakta cinler top atsın; ve ben bir mum yakayım. Bu mumun altında "ey şark uyan!" diye yazılar yazayım. Kitaplarımın arasından kurumuş laleler düşsün!
Evet uyuyamıyorum; ben ki, her akşam yatağımın başındaki masa iskeletinin bir yerini kırmamak için bin bir itina ile bir kitap alırdım; üçüncü edebi satırla, genç kızın ruhi tahlili arasında geniş, engin bir deryayı nevme dalardım.
Komşu şoför de geldi. Komşu şoförün gelmesi, sabahın otomobilinin arkasından koşa koşa geldiğini haber vermesi demektir.
Ben bunu bildiğim halde hâlâ uyuyamayayım.. Ve o münasebetsiz fareler hâlâ uyanıp cevizleri sürüklemeye başlamasınlar. Bu kadar münasebetsiz bir gecenin...
Horozlar... Horoz sesleri... Horoz sesleri duyunca mahalli hikâyeler yazacağım gelir; mesela: Kısa bir yaz gecesi... Köy sokaklarında gezen genç bir delikanlı.. Horozlar ötmektedir.. Tam zamanıdır: Genç kız "horozlar öterken gel, beni al, çitin yanında bekliyorum" demiştir. Tan yeri ağarmak üzere... Horozlar ötmektedir.
Çitin ardı, ve, çitin ardında çıtır çıtır bir kızcağız... Fakat birden kızın yağız ve gebeş babası horoz sesleriyle uyanır, yataktan donla fırlar ve delikanlı kaçar..
Ne münasebetsiz bir hikâye.. Yarabbi; bu geceler hörmetine kuluna münasebetli yazılar yazmayı nasip et!
Bu ne?.. Evet bu olmayacak bir şeydi.. Hadi ben gece yarısından sonra uyanık bulunabilirim... Fakat o! Buna imkân var mı?
Gökteki dikenlenmiş yıldızları seyrediyordu; Nagihan, bu çalılıktan –böğürtlenlerin arasından bir kuş tüyü düşer gibi– bir beyaz ve bedbaht yıldız düştü: Bu yıldızın seyrini takip ederken –bir rasathane müdürü gibi merak ve heyecanla, hatta bir kanun keşfederim ümidile– yıldız karşı evin damından pek uzağa düşmedi. Ben öyle sandım, fakat nerelere düştüğünü tahmin edemem. İşte ben o zaman şaşırdım.. Hadi ben gece yarısından üç beş saat sonra uyanık bulunabilirim... Buna imkân vardır... Fakat o! O, benim karşı komşumun kızıydı... Odasında kırmızı bir ışık yakmıştı. Kırmızı, şurup gibi, şerbet gibi, şerbet gibi... içilecek kadar berrak, şeffaf bir ışık, bu ışık beni biraz daha şair yaparsa lale gibi, karanfil gibi, nar çiçeği gibi diyebileceğim...
Acaba ne yapıyordu? Dikkatle baktım; elinde bir kitap vardı, okuyordu; roman okuyordu... Ah kim bilir neler yazıyordu o roman?
Ah hele kim bilir o romanın muhteşem ismi neydi?
Sevda Güneşleri mi? Ay Tenli Kız mı, Kalpten Parmağa mı? Belki yanılıyorum, o bir şiir mecmuasıdır; "Suda Gölgeler" isimli; belki de son yıldızlardan birinin "Arslanlar" ismile sahayı intişara çıkardığı müstesna bir eserdir, bunların hepsi mümkündür.
Ben komşu kızına bu bayat eserleri okutmamak için neler yazmak ve neler tavsiye etmek isterdim. Ne diye dedikodu yapıyorum.
Komşu kızının romanını şiir kitabını düşüneceğime nefes alıp verişini, nemli alnını düşünsem; hayır bunları da düşünmesem... Şu küçükken hepimizin dinlediği hikâyedeki gibi:
"Fesleğenci kızı, fesleğenci kızı!"
Diyeceğime...
"Komşu kızı, komşu kızı!"
Desem de bir muhavere zemini açsam.
O, cevap verse:
"Ne var sultanım!" yerine;
"Ne var arkadaş!" diye.
Hazır penceresi de açıkken düşündüğümü yaptım; tam bir horoz öterken, tam benim fareler cevizleri sürüklemeye başlarken..
"Komşu kızı, komşu kızı! Romanının yaprağı kaç?"
Elektrik düğmesi şık dedi, döndü ve ışık söndü. Kırmızı ışık, masallarda olduğu gibi püf demiş sönmüştü ve önümde ev bile yoktu...
Karanlık burnumun dibinde kaldı. Ne fena oluyor insan..
"Komşu kızı! Yak ışığını, uyuyamıyorum, biraz daha roman oku!"
(Hadise İlim, Sanat, Edebiyat Gazetesi, S.2, 5 Haziran 1930, s.3)

