Hüküm Gecesi etrafında

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Hüküm Gecesi romanı, muhalif gazeteci Ahmet Kerim’in, II. Meşrutiyet döneminin en çalkantılı dört yılı boyunca (1909-1913) yaşadıklarının öyküsüdür. Roman, Karaosmanoğlu’nun Ahmet Kerim’in ağzından İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne (İTC) yönelttiği bir eleştiri dizisiyle başlar. Bu eleştiriler arasında başat olan ve kitabın belki ana temasını oluşturan da, toplumsal yaşamda çok olumsuz etkiler yaratan, herkesi korku ve güvensizlik içinde yaşatan baskı rejimi, özellikle de basın ve gazeteciler üzerinde yoğunlaşan tedhiş rejimidir. Muhalif gazeteciler ölümle tehdit edilmekle kalmamış, suikastlara kurban gitmişlerdir. 1909’da Hasan Fehmi, 1910’da ise önce Ahmet Kerim’in yakın arkadaşı olan Ahmet Samim, sonra da Zeki Beyler, İttihatçı ya da İttihatçılara yakın oldukları herkesçe bilinen kişilerce öldürülmüş, ama bir tek Zeki Bey’in katilleri yakalanıp cezalandırılmıştı. Romanın sonlarına doğru ise, yani İTC diktatörlüğünün başladığı 1913 yılının haziran ayında, birçok muhalif gazeteci gibi Ahmet Kerim de tutuklanır ve hakkında verilecek cezanın ne olacağını korku içinde beklerken hem sert bir iç hesaplaşma yapar hem de siyasal ortamı bir kez daha değerlendirir.

Yakup Kadri, Hüküm Gecesi romanını 2 Aralık 1926 ile 5 Temmuz 1927 tarihleri arasında yazmıştır. Yani Hüküm Gecesi, İzmir’de 1926 haziranında ortaya çıkarılan suikast girişiminden sonra kurulan ve temmuz-ağustos aylarında suikastçılarla birlikte, Müdafaa-i Hukuk hareketinden ve Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan (CHF) uzak durmuş, suçlu suçsuz birçok eski İttihatçıyı da ölüm cezasına çarptıran İstiklâl Mahkemelerinin henüz belleklerde çok taze olduğu bir dönemde yazılmıştır. Dolayısıyla roman, 1927 ekiminde Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’u okumasıyla şekillenmeye başlayacak olan tarih yorumunun İttihatçılığı şeytanlaştırma boyutuna bir girizgâh gibi okunabilir. Öte yandan Hüküm Gecesi, yazarının patavatsızlığı, fırsatçılığı (oportünizm) ve yaşamının bir dönemi ele alındığında, vefasızlığı olarak da okunabilir. Bilindiği gibi romanın yazıldığı dönem, Takrîr-i Sükûn Kanunu dönemidir. Yazarın patavatsızlık ettiğini düşünmeyi mümkün kılan ise, bu dönemde muhalif ve tarafsız gazetelerin yayınının yasaklanmış ve birçok gazetecinin Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra Ankara ve Şark İstiklâl Mahkemelerinde yargılanmış olmasıdır. Ölüm cezasına çarptırılan gazeteci olmamıştır gerçi. Bir tek Hüseyin Cahit (Yalçın) Çorum’da ev hapsine mahkûm edilmiş, ama bir yıl sonra, 1926 yazında affedilmiştir. Türkiye Komünist Partisi üyeleri hariç olmak üzere diğerleri de affedilmiş, ama hiçbiri tümüyle özgür kalamamıştır, zira bir daha ne gazete çıkarabilmişler ne de gazete yazısı yazabilmişlerdir. Bilebildiğim kadarıyla bu yasaklar, Hüseyin Cahit’in 1933’te Fikir Hareketleri dergisini ve Velid Ebüzziya’nın 1934’te Zaman gazetesini çıkarmalarıyla son bulmuş, bir de Atatürk, 1936’da Ahmet Emin Yalman’a artık gazeteciliğe dönebileceği müjdesini bizzat kendi vermiştir. Hüküm Gecesi yayımlandığında İstanbul’un bütün önde gelen gazete sahip ve başyazarları, Ali Naci Karacan dışında, CHF milletvekiliydi.

Yakup Kadri’nin, CHF iktidarının hiç kuşkusuz en sert olduğu bir dönemde İTC’nin sertlikleri hakkında bir roman yazması gerçekten patavatsızlık mıdır? Yoksa Hüküm Gecesi’ni Takrîr-i Sükûn dönemi uygulamalarının dolaylı bir eleştirisi gibi mi okumamız gerekir? Ne de olsa yalnızca iki-üç yıl sonra Ergenekon başlığı altında toplayacağı Millî Mücadele yazılarının son sözünde Ankara’da egemen olan atmosferden söz ederken, “Bu yeni hava, bu yeni muhit içinde kendimi o kadar yalnız ve garip hissediyorum ki, geçmiş zafer günlerinin coşkun sevinç sesleri arasında neden ölmediğime yanıyorum” diye yazacaktır. Ama, çok açık bir biçimde Ankara romanının ikinci bölümünün haberini veren bu satırlar, devrimci sertliğin eleştirisi değildir. Bu, ikbal avcılarının, çıkarcıların, yakın dostu Falih Rıfkı Atay’ın adlandırmasıyla “affairiste” çevrelerin eleştirisidir. Ergenekon’dan iki yıl sonra da devrimciliğini Kadro dergisine taşıyacaktır. Kaldı ki, Karaosmanoğlu’nun Lozan’da İsmet Paşa’yı eleştiren ve hilâfet kurumunu savunan Hüseyin Cahit, Mustafa Kemal Paşa’nın parti kurmasına karşı çıkan Ahmet Emin ve anılarında “mürteci” olarak nitelediği Velid Ebüzziya gibi gazetecilerin haline acıyacak biri olmadığı kesindir. Müdafaa-i Hukuk hareketinin İstanbul temsilcisi olarak 1922 sonlarıyla 1923 başlarında takıştığı, önde gelen İttihatçılardan eski İaşe Nazırı “Kara” Kemal, eski Maliye Nazırı Mehmet Cavit veya Ahmet Samim’in katili olduğuna inanılan eski Ankara Valisi Abdülkadir Beyler’in ardından gözyaşı dökecek biri de değildir. Yakup Kadri, Mustafa Kemal Paşa’ya ve Devrim’e sonsuz bir tutkuyla bağlıdır.

Sonuç olarak Yakup Kadri’nin Hüküm Gecesi’ni yazmakla patavatsızlık ettiğini söylemek daha doğru olacakmış gibi gözüküyor. Zaten romanın zamanında pek ses getirmemiş olması da okurlarının biraz kızgınlıktan, biraz da şaşkınlık ve yazar adına duydukları mahçupluktan kaynaklandığı söylenebilir. Yazar da bunu az çok sezmiş olmalıdır ki, ilk romanlarının Latin harfleriyle basıldığı 1939 yılında Hüküm Gecesi’ni yeniden yayımlatmamıştır. Ancak, romanın büyük bir ilgi görmemesinin Karaosmanoğlu’nun işine yaradığı da söylenebilir, zira herhangi bir polemik çıkmadığı için patavatsızlığı dedikodu konusu olmaktan öteye gitmemiş, belki kapalı kapılar ardında gülüşme vesilesi de olmuştur. Farklı bir biçimde söyleyecek olursak, romanın yayımlanması yazarının 1927 sonbaharında yeniden milletvekili seçilmesine engel olmamıştır. Kendisine bir yazar olarak çok saygı ve sevgileri olan Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar’ın, Karaosmanoğlu’nun bu patavatsızlığını politikayı sevmeyen, zaten politikadan pek de anlamayan bir sanatçının sorumsuzluğu olarak görmüş olmaları çok mümkündür.

Tabii bir CHF milletvekilinin, tek parti iktidarının en sert döneminde İTC’nin sertliklerini anlatan bir roman yayımlamasının birçoklarınca siyasal fırsatçılık olarak görüldüğü de kesindir. Nitekim daha 1923-1924 yıllarının karışık siyasal ortamında kaleme aldığı ve çeşitli muhalif çevrelere karşı iktidar yanında yer alan yazılarının da bazılarınca yukarıdan gelen emirler üzerine yazıldığı iddia edilmişti. Bu yergiler tümüyle yanlıştır, zira Yakup Kadri, kervana zaferden sonra katılanlardan olmadığı gibi, daha en başından beri yalnızca zafere değil, Millî Mücadele sürecinin devrimsel sonuçlar doğuracağına da inananlardandı. Tedavi için 1916 yılında gittiği İsviçre’den İstanbul’a 1919 ekiminde dönebilmiş ve daha ay sona ermeden Mustafa Kemal Paşa’dan dostu Ruşen Eşref (Ünaydın) aracılığıyla Anadolu’da bir görev istemişti. Paşa’nın tercihi ise, Yakup Kadri’nin İstanbul’da kalması ve Anadolu hareketine oradan kalemiyle destek vermesinden yanaydı. İkdam gazetesinde çıkan ve önemli bir bölümünü 1929-1930 yıllarında iki cilt olarak yayımlanan Ergenekon seçkisine alacağı yazıları, Yakup Kadri’nin bu görevi hakkıyla yerine getirdiğini gösterir. Ayrıca, yukarıda kısaca değinildiği gibi, söz konusu yazılarında Yakup Kadri, Anadolu hareketinin yalnızca ülkeyi işgalden kurtaracağına değil, yeni bir Türkiye kuracağına da inanıyordu. “Biz tarihin bir başlangıç noktasındayız” diye yazmıştır TBMM açıldıktan yalnızca bir ay sonra: “Bugün işittiğimiz sesler, zamanın acıları ve azapları içinden doğan bir devrin vaveylasıdır”. Batı kültürüyle yetişmiş, günlük yaşamında, özellikle de Hüküm Gecesi’nin sayfalarında, neredeyse züppelik derecesinde batılı olan Karaosmanoğlu, saltanat ve hilâfeti kaldıran, Batı tarzı başlıklar giyilmesini isteyen, İsviçre Medenî Kanunu’nu Türkçeye çeviren ve miladi takvimi benimseyen köktenci rejimin siyasal sertliğini görmemiştir bile. Anılarında ne 1925 ne de 1926 yılının İstiklâl Mahkemelerine ilişkin bir satır bulunur.

Yakup Kadri, İstanbul’a 1908 yılında, Devrim’in başlamasından çok kısa bir süre önce gelmiştir. Hemen ertesi yıl, Servet-i fünûn ve Resimli kitâb dergilerinde yayımlanan eserleriyle tanınmaya başlar. Bu dönemde en yakın arkadaşlarından biri, keskin bir İTC muhalifi olan Refik Halit’tir (Karay). Ama daha önemlisi, Yakup Kadri’nin Osmanlı Ahrar Fırkası kurucularından Kıbrıslızâde Şevket Bey’le dost olmasıdır. Kendisini 1912 yılında Yahya Kemal’le (Beyatlı) tanıştıran da Şevket Bey’dir. Şevket Bey’in eşi Prenses Mevhibe Celâlettin, anılarında iki sanatçının sık sık Kandilli’deki yalılarına misafir geldiğini söyler. Yakup Kadri’nin Şevket Bey’le dostluğunun ne kadar eskiye gittiğini bilemiyoruz. Ancak bu dostluğun görece erken başlamış olması durumunda yazarımızın Ahmet Samim’le de tanışık olması gerekir, zira Mevhibe Hanım, yalılarına sık gelen misafirler arasında bu talihsiz gazetecinin de bulunduğunu yazmıştır. Ama yakın dost çevresi İttihat ve Terakki muhaliflerinden oluşan Yakup Kadri’nin, Balkan Savaşı sıralarında değiştiğini görürüz. Bunun bir nedeni Türk milliyetçiliğinin kendi nesli üzerindeki etkisini epey derinleştirmiş olması, diğer nedeni de bu akımın en önde gelen temsilcilerinden olan ve duru Türkçesini çok beğenen Ziya Gökalp’in kendisine yakın bir ilgi göstermesidir. Tabii ne Yakup Kadri henüz bir İttihatçıdır ne de Ziya Gökalp tek başına İttihat ve Terakki demektir. Ama yakınlık başlamıştır artık. Nasıl Hüküm Gecesi’nde birkaç kez görünen Ali Kemal, Balkan Savaşı’nın en karanlık bir safhasında Ahmet Kerim’e, “Senin yerin bu tarafta değil, öbür taraftadır. Sen İttihatçısın, monşer, İttihatçısın” demişse, İttihatçılara olan kızgınlığı Balkan Savaşı vesilesiyle nefrete dönüşmüş olan Tevfik Fikret de, Balkan bozgununun “Avrupa devletlerinin himayesi altında hazırlanmış bir suikast” olduğunu söyleyen Yakup Kadri’ye, “Görüyorum ki, Merkezi Umumî[1] hocalarıyle Ocaklılar[2] sizi de zehirlemişler” demiştir. Öyle sanıyorum ki Yakup Kadri, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na katılmasını da doğru bulanlardandı, zira Süleyman Nazif’in 1920’nin ocak ayında verdiği ve dinleyicileri arasında Veliaht Abdülmecit Efendi’yle Fransız işgal yetkililerinin de bulunduğu bir konferansta dile getirdiği, “Kim demiş ki biz harbe bilmiyerek, istemiyerek girdik. Hayır, bin kere hayır. Biz bu harbe bile bile, seve seve girdik ve girişimizden hiç de pişman değiliz” görüşünü anılarında destekler biçimde aktarır.

Yakup Kadri, 1914’te vereme yakalanmış ve iki yıl boyunca pek bir yayın yapmamıştır. 1916’da ise Ziya Gökalp’in araya girmesiyle devlet tarafından tedavi için İsviçre’ye gönderilmiştir. İsviçre’deki sanatoryum masraflarının hangi bakanlık ya da kurum tarafından karşılandığını bilmiyorum. Ama bu desteğin İTC iktidarının bir iyiliği olduğu kesindir. Bu nedenle Yakup Kadri’nin Hüküm Gecesi’ndeki İTC eleştirileriyle vefasızlık ettiği düşünülebilir. Ama bu da doğru olmaz. Bu noktada ilk söylenmesi gereken şey, romanın İTC’nin bütün tarihini anlatmadığıdır. Yukarıda da gördüğümüz gibi Hüküm Gecesi, 1909-1913 yıllarının olaylarını anlatır ve İTC’nin tam da iktidara kesin olarak el koyduğu günlerde biter. Gerçi İTC, bu dört yıllık dönemin üç buçuk yılı boyunca Meclis-i Mebusan’da çoğunluktadır; ama “Kıbrıslı” Kâmil Paşa gibi bir hakimiyet-i milliye düşmanı, Hüseyin Hilmi Paşa gibi bir beceriksiz, İbrahim Hakkı Paşa gibi büyükelçi olarak bulunduğu İtalya’nın Trablusgarp’a ilişkin niyetlerini görememiş bir kifayetsiz, “Küçük” Sait Paşa gibi bir korkak ve dönek, son olarak da Gazi Ahmet Muhtar Paşa gibi muhafazakâr bir eski dünya mensubunun kurdukları hükümetlerle birlikte çalışmak zorunda kalmıştır. Ayrıca 31 Mart Olayı sonrasında Mahmut Şevket Paşa’nın ilân ettiği sıkı yönetimin Muhtar Paşa’nın kısa süren sadrazamlığına kadar, yani üç yıldan fazla bir süre, Meclis-i Mebusan’ın birçok konuda elini kolunu bağlamış olduğunu da unutmamak gerekir. Balkan Savaşı sırasında Ahmet Muhtar Paşa’nın halefi olarak yeniden sadrazam olan Kâmil Paşa’nın niyeti ise hem 1909 Anayasa değişikliklerinin getirdiği meclis üstünlüğünü hem de İTC’yi ortadan kaldırmaktı ki, İttihatçıların Bâb-ı Âlî Baskını olarak bilinen ve 23 Ocak 1913 tarihinde gerçekleştirdikleri darbenin asıl nedeni de zaten budur.

Yakup Kadri’nin anlatımında herhangi bir vefasızlık olmadığını gösteren ikinci ve asıl önemli husus ise, yukarıda da görüldüğü gibi, Ahmet Kerim’in dört yıl içinde giderek muhalefetten uzaklaşıp, “için için İttihat ve Terakki rejimine sevgi duyar” hale gelmesidir. İşte bu dönüşüm, Hüküm Gecesi’nin en otobiyografik olan boyutudur. Karaosmanoğlu, 1919’da İsviçre’den dönüşünden başlayarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin “Ortanın Solu” politikasını benimsemesine kadarki dönemi üç anı kitabında anlatmış, ama Hüküm Gecesi’ne sahne olan döneme ilişkin bir anı kitabı yayımlamamıştır. Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, o dönemde yolunun kesiştiği edebiyatçıların irili ufaklı portrelerinden oluşur. Kitap, yazarının da içinde yer aldığı veya duyduğu muazzam bir anekdot koleksiyonudur, ama Yakup Kadri’nin yaşam öyküsü değildir. Kendisi de bunu kitabın kısa önsözünde söyler. Öte yandan, bu kısa önsözde hem neden bir otobiyografi yazmadığını açıklayan hem de bize Ahmet Kerim’i bir kez daha hatırlatan şu satırlar vardır:

[A]rkamda bıraktığım uzak geçmişi hayalimde tekrar yaşarken «zevk» diyebileceğim bir şey duymamaktayım. Hattâ, tam tersine, hayıflanmaya, yerinmeye ya da hayal kırıklığına benzer birtakım yürek sıkıntılarına kapılmaktayım. Çünki, o geçmişte birçok yanlış davranışlar, kaçırılmış fırsatlar, erişilmemiş amaçlar görmekteyim.

Nitekim taşra soylusu Yakup Kadri, İstanbul’a geldiğinde, tıpkı daha sonra evlâd-ı fâtihândan Yahya Kemal’in yapacağı gibi, burada bulduğu Ahrar Fırkası kurucusu soylular çevresine dahil olmuş ve Edmond Demolins gibi, Ahmet Kerim’e “budala ve cahil” olduğunu söylettirdiği yazarlardan esinlendiklerini ileri süren ikbal düşkünleriyle düşüp kalkmıştır. En temiz Türkçeyle yazan birkaç edebiyatçıdan biri olmasına karşın, “Yeni Lisan” hareketini başlatanları sırf dergileri Genç kalemler İttihat ve Terakki tarafından desteklendiği için acımasızca eleştirmiştir. İttihatçıları, biraz da mensup olduğu çevrenin etkisiyle, “komitacılar”, görgüsüz “kabadayılar” olarak görmüş, belki de iktidarlarını, yıllar sonra Hüseyin Kâzım Kadri’nin anılarında yapacağı gibi, “avamın tahakkümü” sözcükleriyle değerlendirmiştir.

Yakup Kadri, bütün bu saydıklarımızdan, yukarıda gördüğümüz gibi, Balkan Savaşı sıralarında vazgeçmiştir. Ama gene de gecikmiş olduğu kanısındadır ve 1927’de bu gecikmişliğinden duyduğu pişmanlığı dile getirmiştir Hüküm Gecesi’nde. Öyle sanıyorum ki Yakup Kadri’nin siyaset ve siyasal tarih çözümlemelerinde sözüne en çok kıymet verdiği kişilerin başında, ilk kez 1913’te Türk Ocağı’nda karşılaştığı Halide Edip geliyordu. Dolayısıyla, o da Halide Edip gibi Türkiye’de 1908’de başlayan tek bir Devrim yaşandığı kanısındadır. Ahmet Kerim’e daha romanın başlarında, “memleketi ikiye ayıran İttihat ve Terakki aleyhtarlığı altında bir inkılâp ve yenilik düşmanlığı gizlenmektedir” dedirtir. Devrim’in en köktenci evresine daha en başından itibaren katılmıştır katılmasına ama, hayran olduğu başkomutanın isim babası ve ilk aşamada kurmay başkanı olduğu orduyla 1909’da “Kimdir onlar?! Kimdir onlar?! Hareket Ordusu, lahana turşusu!” teranesiyle alay edenler arasındaydı.

                                                                                              Ahmet Kuyaş


[1] İTC Genel Merkezi.

[2] O dönemde Türk milliyetçiliğinin yuvası sayılan Türk Ocakları’nın mensupları kastediliyor.

tr_TRTurkish