Sil baştan ya da eksiklik hissi

Melike İlgün’ün Hep Eksik romanı, yüzeyde bir çocukluk anlatısı gibi ilerlese de, derin yapısında eksiklik duygusunun ontolojisini kuran, sınıfın, arzunun ve kimlik yarılmasının edebi bir anatomisine dönüşen güçlü bir metin.

Romanı “anlatılan hikâye” üzerinden okumak, onun esas gücünü ıskalamak olur; çünkü Hep Eksik, hikâyeden çok bir duygu hâlinin, daha doğrusu bir “eksik kalmışlık bilinci”nin romanıdır.

Daha ilk sayfalarda yer alan epigraf  -“Bir ipliğin iğneden geçişi gibi içime geçti yokluğun”- metnin tümüne yayılacak o ince, keskin ve geri dönülmez duygunun habercisidir . Bu yokluk; bir bakışın, bir temasın, bir ait olma ihtimalinin eksikliğidir. İlgün’ün başarısı tam da burada başlar: Eksikliği bir durum olarak değil, bir varoluş biçimi olarak kurar.

Romanın merkezindeki Hasret karakteri, Türk edebiyatında nadir rastlanan ölçüde katmanlı bir çocuk anlatıcıdır. Hasret’in sesi kıskançlık, utanç, arzu ve öfke gibi duyguların henüz filtrelenmemiş, çıplak hâlidir. Bu çıplaklık, metne neredeyse rahatsız edici bir sahicilik kazandırır. Hasret’in Özlem’e duyduğu ikili duygu -hem hayranlık hem nefret- klasik karşıtlıkların ötesine geçer; bu, bir “öteki olana dönüşme arzusu” ile “kendinden kaçamama” arasında sıkışmış bir bilincin çırpınışıdır.

Okulun ilk gününü anlatan sahne, romanın poetik merkezidir. Bu sahnede kurulan her ayrıntı -saç tokalarının eşitliği, silginin kokusu, önlüğün rengi- birer sembolik yük taşır. Özlem’in kusursuzluğu ile Hasret’in eksikliği arasındaki fark, büyük dramatik olaylarla değil, mikroskobik gözlemlerle kurulur. Bu da metni güçlü kılar; çünkü İlgün, dramatik olanı büyütmez, aksine küçültür ve yoğunlaştırır. Sonuçta ortaya çıkan şey, büyük bir trajedinin küçük nesneler üzerinden anlatılmasıdır.

Silgi sahnesi ise romanın belki de en çarpıcı metaforik düğümüdür. Hasret’in silgiyi çalması, saklaması ve sonunda onu yemesi, yalnızca bir çocukluk “suçu” değildir. Bu eylem, arzu edilen dünyayı içselleştirme çabasının grotesk bir ifadesidir. Hasret, sahip olamadığını sahiplenmekle yetinmez; onu bedenine katmak ister. Bu sahne, metnin en yoğun anlarından biridir ve  okuru neredeyse fiziksel bir rahatsızlıkla baş başa bırakır. Burada İlgün, eksikliğin yalnızca dışsal bir durum değil, içe doğru ilerleyen bir yara olduğunu gösterir.

Romanın diline gelince… İlgün’ün dili, bilinçli bir sadelik üzerine kuruludur; fakat bu sadelik, yüzeysel bir yalınlık değildir. Aksine, her cümlenin altında bir gerilim, her betimlemenin ardında bir kırılma hissedilir. Çocuk anlatıcının dili ile yetişkin anlatıcının geriye dönük farkındalığı iç içe geçer; bu da metne çift katmanlı bir zaman duygusu kazandırır. Geçmiş, yalnızca hatırlanan bir şey değildir; her hatırlayışta yeniden kurulan, yeniden acıtan bir alandır. Nitekim romanın ilerleyen bölümlerinde Hasret’in “kabuk bağlamış yaraları yeniden açma” hâli, metnin anlatı tekniğini de belirler.

Karakterler, bu içsel dramın çevresinde birer yankı gibi konumlanır. Cennet, hayatı güzelleştirme çabasının; Gurbet, kırgınlığın ve içe kapanmanın; Özlem, erişilemeyen ayrıcalığın; Mahir ise hem arzunun hem de mesafenin simgesidir. Bu karakterler, klasik anlamda derin psikolojik çözümlemelerle değil, gündelik hayatın küçük jestleriyle, konuşma biçimleriyle, bakışlarla inşa edilir. Bu da romanı daha gerçek, daha dokunulabilir kılar.

Melike İlgün’ün metninde dikkat çeken bir diğer unsur da mekânın kullanımıdır. Ev, okul, yokuş, dar koridorlar… Tüm bu mekânlar birer arka plan olmanın ötesindedir; Hasret’in iç dünyasının uzantılarıdır. Özellikle evin “ışıksızlığı” ve “darlığı”, sınıfsal sıkışmışlığın mekânsal bir karşılığı olarak işlev görür. Okul ise görünürde bir eşitleyici alan olsa da, aslında farkların en görünür hâle geldiği yerdir.

Elbette romanın bazı bölümlerinde tekrar hissi belirginleşir. Hasret’in iç monologları zaman zaman aynı duygunun etrafında dolaşır. Ancak bu tekrar, bir eksiklik duygusunun doğasına da uygundur. Çünkü eksiklik, ilerleyen bir şey değil, dönüp duran bir şeydir. Bu anlamda roman, lineer bir gelişim anlatısından çok, dairesel bir bilinç hareketi sunar.

Sonuç olarak Hep Eksik, çağdaş Türk edebiyatında çocukluk anlatısını yeni bir düzleme taşıyan, sınıf meselesini sloganlaştırmadan derinleştiren ve eksiklik duygusunu edebi bir estetiğe dönüştüren önemli bir roman.

Erhan Yılmaz

tr_TRTurkish