Tarihler 17 Aralık 1908’i gösterirken halk, ağaçların ve at arabalarının üstünde Meclis’e gelenlere bakıyor…
Sultan II. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet

Sultan II. Abdülhamit’in, Meşrutiyet’in 23 Temmuz 1908 günü, başta Manastır gelmek üzere, Makedonya’nın birçok yerleşim biriminde yeniden ilânına giden süreç sırasında çok keyifsiz ve gergin olduğunu biliyoruz. Kendisini her gün neredeyse kesintisiz olarak gören Mabeyin Başkâtibi Tahsin Paşa, Sultan’ın son derece asık suratlı ve düşüncelere dalmış olduğunu anlatırken, âdeti olan birçok şeyi yapmadığını, hatta çok önemsediği için abone olduğu yabancı gazete ve dergilere bile göz atmadığını ekler. Bu ruh hali, zaten çok vehimli bir karakteri olan Sultan’ın mayıs ayında Selânik’ten gelen ilk haberlerle başlayan tedirginliğinin haziran ve temmuz aylarındaki gelişmelerle birlikte artık korkuya dönüşmüş olmasının sonucudur. Abdülhamit, tahttan indirilmekten, hatta öldürülmekten korkuyordu. Tam yüz yıl önce büyükbabası II. Mahmut’u tahta geçiren kriz boyunca arka arkaya iki padişahın öldürülmüş olduğunun aklına gelip gelmediğini bilemiyoruz. Belki de tahta çıkmasından üç ay önce devrik sultan Abdülaziz’in öldürüldüğüne gerçekten inanıyordu. Ayrıca yeni meşrutiyetçilerin, son verdiği I. Meşrutiyet’in fikir babası Mithat Paşa’nın kanını dava etmeye kalkışmayacaklarını kim garanti edebilirdi? Kısacası, Abdülhamit vehimli olmasına vehimliydi elbette; ama son dönem Osmanlı tarihinin kanlı olayları da insanın vehimden uzak durabilmesine pek yardımcı olmuyordu.

Yine aynı gün, halk Ayasofya Camii’nin etrafında ve civardaki evlerin damlarından alanı seyreyliyorlar…

Bugün artık iyi bildiğimiz başka bir şey de Sultan II. Abdülhamit’in, anayasalı monarşiye hiçbir zaman eğilimi olmadığı ve 1876’da Meşrutiyet’i istemeye istemeye ilân ettiğidir. Kendisine uzun yıllar içişleri bakanı olarak hizmet etmiş Memduh Paşa, birçok sadrazamın kısa biyografisini verdiği ve Abdülhamit’in henüz hayatta olduğu 1912 yılında yayımladığı bir kitabında şu anekdotu aktarır:

Abdülhamîd Hân otuz altı yıl evvel taht-ı saltanatla mübeccel olunca Kânûn-ı Esâsî’yi millete vereceğini vesâit-i mahsûsa ile o zamânın nüfûz sâhiblerine kaviyyen vaad eylemiş ve onlarla görüşmüş konuşmuş idi. Bir tarafında mutemedi olan imamı Yusuf Efendi’yi nezdine celb ederek ahkâm-ı şerîat kâfil-i mehâmm-ı devlet ve millet olduğu cihetle Kânûn-ı Esâsî unvânı altında usûl-i cedîde vazı münâsib olamaz mealinde ulemâ-yı beldenin mühürlerini muhtevî bir mazbata tanzîm ve takdîmi içün çalışmasını kendisine tenbîh eder. Yusuf Efendi tanıdığı bazı hoca efendilerle görüşüb “Kânûn-ı Esâsî yapılacak imiş bu gibi ihdâsât şerişerife muvâfık olmasa gerekdir” demesine mukâbeleten müderrisîn-i kirâmın “o kânûnı henüz görmedik münderecâtına ıttılâ peydâ olmaksızın leh ve aleyhde idâre-i kelâm eylemek doğru ve haklı bir şey sayılamaz” cevâbını verdiklerinden istenilen mazbata ele geçirilememiş ve cülûs vukû bulunca Pâdişâh vaadinde hulf etmediğini isbâten ve fakat kerhen Kânûn-ı Esâsî ilân olunmuşdur. El-yevm bin iki yüz doksan beş senesindeyiz. Şevketmeâb Efendimiz yolunu buldu Meclis-i Mebûsân tatîl kılındı diyerek İmâm-ı Evvel-i Şehriyârî Yusuf Efendi ülfet-i samîmiyyetimiz hasebiyle bana mahremâne söylemişdi.

Nitekim 1908’de de Sultan, devrimcilere karşı aldığı tedbirlerin hiçbir işe yaramadığını, güvendiği komutanların öldürüldüğünü veya dağa kaldırıldığını ya da korkutulup kaçırıldığını öğrenmesine karşın 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koyma yolunu seçmemişti. Danışmak için saraya davet ettiği “Küçük” Sait Paşa’nın da meşrutiyet karşıtı olduğunu öğrenince, Sadrazam “Avlonyalı” Ferit Paşa’yı azledip Sait Paşa’yı sadrazamlığa atadı (21-22 Temmuz gecesi).

Ama 23 Temmuz günü artık ateş bacayı sarmıştı. Makedonya’dan Yıldız Sarayı’na Meşrutiyet’in ilân edildiğini, buna uygun padişah iradesinin bir an önce yayımlanarak milletvekili seçimleri için çağrı yapılmasının beklendiğini söyleyen düzinelerle telgraf gelmeye başladı. Telgrafların bazılarında bu isteklerin yerine getirilmemesi halinde Firzovik’te toplanmış binlerce silahlı Arnavutun veya merkezi Selânik’te olan 3. Ordu’nun İstanbul’a yürüyüp yeni bir padişaha biat edeceklerine ilişkin tehditler de bulunuyordu. Bunun üzerine bakanlar kurulu sarayda toplandı. Sultan Abdülhamit, telgrafları bakanların da okumasını ve bu durumda ne yapılması gerektiğine dair görüş bildirmelerini istedi. Ancak bakanlar kurulundan bütün gün ve gece bir ses çıkmadı. Memduh Paşa’nın yazdıklarına bakacak olursak bir tek Meclis-i Vükelâya Memur[*] Kâmil Paşa, “bazı şerâitle Kânûn-ı Esâsî verilebilir” demişse de Sait Paşa pek oralı olmamıştı. Bakanların saatlerce süren sessizliğini sabaha karşı Sultan’ın emri üzerine toplantı odasına gelen Mabeyin İkinci Kâtibi “Arap” İzzet Paşa bozdu. Sultan, İzzet Paşa’ya şöyle söylemişti: “Kânûn-ı Esâsî’nin ilânı benim zamanımda olmuştur. Bunun müessisi benim; bir müddet hasbe’l-lüzum meriyeti tatil edilmişti. Heyet-i vükelaya gidiniz, bunları söyleyiniz ve ilânı için mazbatanın yazılmasını irade ettiğimi tebliğ ediniz!”

Sultan’ın Makedonya’da gerçekleşen oldubittiye boyun eğmesinin birkaç nedeni vardır. Bunların en başta geleni, içsavaş istememesi, çok kan dökecek bir çatışmadan ürkmesidir. Ayrıca, olası bir çatışmanın kendi lehine sonuçlanmayacağından emin olduğu da söylenebilir. Zira son iki ayda yaşananlardan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) en azından Rumeli’deki asker ve sivil memurlar arasında çok yayılmış olduğunu görmüş, böylece bölgedeki yüksek rütbeli görevlilerin kendisine tam anlamıyla sadık olmadıklarını, bundan sonra da olamayacaklarını anlamıştı. Gerçekten de birçok rejim muhalifinin anılarında, ister görevli ister sürgün olsunlar, bulundukları bölgelerin üst düzey yöneticileriyle gayet iyi ilişkiler içinde oldukları ve etkinliklerine fazlasıyla göz yumulduğu görülüyor. Özetle söylenecek olursa Sultan, rejiminin meşruluğunu yalnızca genç nesil memurların değil, yaşlı ve üst rütbeli memurların da gözünde yitirmiş olduğunu fark etmişti. Son bir neden de, Makedonya’dan gelen en sert tehdit telgraflarında bile kendisine bir mühlet tanınmış olduğunu görerek, anayasa ve seçim isteklerinin yerine getirilmeleri halinde tahtta kalabileceğini anlamış olmasıdır.

24 Temmuz 1908 günü sabaha karşı aldığı karar, Sultan II. Abdülhamit’in pes ettiği anlamına gelmiyordu tabii. Nitekim kendisini çok iyi tanıyan Tahsin Paşa, anılarında bu kararı yorumlarken, “Hünkâr her ne kadar suyun akıntısına gideceğini söylemiş ise de bu akıntının istikametini değiştirmek imkânı mevcut oldukça bundan istifade fırsatını fevt etmek istemiyeceği de aşikâr idi” der.  Bunun en temel kanıtı, meşruti rejime karşı olduğunu gayet iyi bildiği Sait Paşa’yı sadrazamlıkta tutmasıdır. Bu tercihi daha önce gördüğümüz iki krize, yani temmuz ayının son haftasında yaşanan seçim çağrısı ve harbiyye ve bahriyye nazırlarının atanması krizlerine (bkz. Kıpkırmızı, 1 Ekim 2025) karşın sürmüştür. Şeyhülislâm Cemalettin Efendi’nin anlattıklarına bakılırsa Sultan, Meşrutiyet’in yeniden ilânı üzerine Bâb-ı Âlî ve Yıldız Sarayı önünde yapılan sevinç gösterilerini hâlâ bir anayasa meselesi olarak göremiyor, tahtta gözü olduğuna inandığı Veliaht Reşat Efendi’nin parayla tuttuğu kişilerin nümayişi biçiminde değerlendiriyordu. Ancak, bakanlıklar krizi sona erip Kâmil Paşa Hükümeti’nin kurulmasıyla birlikte siyasal ortamın sakinleşmesinden itibaren Sultan’ın Meşrutiyet karşıtı bir girişimde bulunduğuna ya da görüş bildirdiğine ilişkin herhangi bir veri de yoktur.

Gerçi Sultan II. Abdülhamit, Meclis-i Mebusan’ın 17 Aralık 1908’deki açılış törenine gitmek istememişti. Ama bunun nedeni meşrutiyete muhalefet değil, büyük olasılıkla, Sultan’ın Yıldız Sarayı’ndan Meclis’in toplandığı Ayasofya Meydanı’ndaki – 3 Ocak 1933 gecesi yandığı için bugün artık bulunmayan – Adliyye Nezareti binasına kadar şehrin içinden geçmekten çekinmiş, belki de düpedüz korkmuş olmasıdır. “Son vakanüvis” Abdurrahman Şeref Bey, bu durumda Sadrazam Kâmil Paşa’nın kendisinin de törene gitmeyeceği tehdidini savurması üzerine Sultan’ın fikir değiştirdiğini, sonuçta da yol boyunca karşılaştığı yoğun sevgi gösterilerinden çok hoşnutluk duyduğunu anlatır. Kâmil Paşa tarafından kaleme alınmış olan Padişah’ın açılış nutku ise son derece yavan, politik bir metindi. Nutku okuyan Mabeyin Başkâtibi Ali Cevat Bey’in anılarına göre törende bulunanlar nutk-ı sultânîyi herhangi bir memnuniyet belirtisi göstermeden, cansız bakışlarla dinlemiş, ancak metnin sonuna – tabii Sultan Hamit’in oluruyla – kendisinin eklemiş olduğu cümlelere geldiğinde alkışlar başlamıştı. Nutukla ilgili olarak ertesi gün İstanbul basınında çıkan yazılar da genellikle olumsuzdu. Ama Sultan açılış nutkununun okunmasından sonra protokolde olmayan bir şey yapmış ve mebuslara hitaben Meclis’in açılışında kendileriyle birlikte olmaktan mutluluk duyduğunu söyleyip çalışmalarında başarı dileğinde bulunarak gönüllerini almıştır.

Meclis açılış nutkunu daha ilk gördüğünde beğenmemiş olan Ali Cevat Bey’in, Sultan’la mebuslar arasında soğukluk olmamasını sağlama, kendi deyimiyle “milletle barışma” yolunda işi hükümete bırakmanın doğru olmayacağını anladığı söylenebilir. Nitekim bu dönem üzerine yazan bütün araştırmacılar, Kâmil Paşa Hükümeti kurulduktan sonra Saray, Bâb-ı Âlî ve İTC’nin ülkedeki üç güç odağını oluşturdukları konusunda hemfikirdirler. Tarihçilerin üzerinde hemfikir oldukları bir başka nokta da, Bâb-ı Âlî’ye eski bağımsızlığını kazandırmaya çalışan Kâmil Paşa’nın Saray’ı istediği gibi yönlendirebilmek için İTC korkusunu canlı tutmaya çalıştığıdır. Bu durumda da Bâb-ı Âlî’nin kuklası olmak istemeyen bir Saray’ın İTC ile arasının kötü olmaması gerekiyordu. Tabii bu “barışma” henüz ne olup ne olmadığı tam anlamıyla ortaya çıkmamış olan Cemiyet’le değil, Cemiyet’in ezici bir çoğunlukta olduğu, başkanı (Ahmet Rıza Bey) ve iki ikinci başkanının (Talât Bey ve Aristidi Paşa) da Cemiyet üyesi olduğu Meclis-i Mebusan’la olacaktı. Böylece Ali Cevat Bey, Sultan II. Abdülhamit’i mebuslara Yıldız Sarayı’nda bir ziyafet vermeye ikna etti. Meclis’in açılışından tam iki hafta sonra, 31 Aralık 1908 akşamı gerçekleşen ziyafette, Sultan’ın yine Ali Cevat Bey’in okuduğu  ama bu sefer kendi yazmış olduğu konuşması, mebusların adeta yüreğini eritti. Sultan, “saltanatın, devletin ve memleketin haklarının koruyucusu önce Allah, sonra millet ve Meclis-i Mebusan-ı millettir” demişti. Mebuslar Sultan’a bitmek bilmeyen hayır duaları etmiş, öpmek için ellerine sarılmış, Sultan da bu sevgi seli karşısında gözyaşlarını tutamamış ve “millet canımı da istese, vallahi her zaman veririm” demişti. Ali Cevat Bey, Sultan’ın, “Bu geceki memnuniyetimi tarif edemem. Ömrümde bu kadar hoşnut olduğumu bilmiyorum” dediğini aktarıyor.

Bu balayı havasının çok şaşırtıcı bir yanı var. Bilindiği gibi İTC’nin siyasi programı ilk olarak Selânik’te yayımlanan İttihâd ve terakkî gazetesinin 20 Eylül 1908 tarihli nüshasında kamuya duyurulmuş, üç gün sonra da İTC’nin İstanbul’daki sözcüsü Şûrâ-yı ümmet gazetesinde yayımlanmıştı. Sultan II. Abdülhamit’in önemli anayasa değişiklikleri öngören ve parlamenter sisteme geçileceğini duyuran bu programı okumamış olacağını sanmak saflık olur. Öte yandan, Sultan’ın Kâmil Paşa’nın güvensizlik oyuyla düşürülmesinden sonra Hüseyin Hilmi Paşa’nın sadrazam atandığı 14 Şubat 1909 sabahı Şeyhülislâm Cemalettin Efendi’ye parlamentarizm hakkında şu sözleri söylediğini de biliyoruz:

İşitiyorum ki Kanun-ı Esasî’yi tadil ve tebdil etmek istiyorlarmış. [1876 Anayasası] şimdilik kâfidir. En aşağı on sene, tağyir ve tebdil edilmemelidir. Almanya gibi pek müterakki ve medeni bir memlekette bile tatbik edilmeyen parlamentarizm usulünün, birdenbire memleketimizde tatbiki münasip değildir. Japonya’da dahi bu usul elan kabul edilmemiştir.

Dolayısıyla, Saray’ın Kânûn-ı Esâsî’yi tepeden tırnağa değiştirerek hükümdarı devre dışı bırakmak isteyen Meclis-i Mebusan’la yine de iyi ilişkiler geliştirmeye çalışmasının açıklanması gerekir. Bu davranışın iki açıklaması olabilir. Birinci olasılık, Sultan II. Abdülhamit’in parlamentarizmden hoşlanmamasına ya da ülkenin henüz parlamentarizme hazır olmadığını düşünmesine karşın, veto hakkı olmayan, sembolik bir devlet başkanı olmayı, tıpkı halefi V. Mehmet Reşat gibi, içine sindirebilmiş olmasıdır. İkinci olasılık ise, Tahsin Paşa’nın söylediği gibi, Sultan’ın akıntıya karşı kürek çekmeyip kendi lehine kullanabileceği bir fırsatın çıkmasını beklemesidir.

            31 Mart İsyanı sırasında ve hemen sonrasında birçok çevrede, ikinci olasılığın gerçekleştiği, yani isyanın Sultan Hamit’in tezgâhladığı bir karşı-devrim girişimi olduğu sanılmıştı. Vekayinamesini oldukça erken bir tarihte yazmaya koyulduğu anlaşılan Abdurrahman Şeref Bey bile, Sultan’ın o güne kadar olan biten olumsuzluklar karşısındaki tepkisizliğini anlattıktan sonra, “el altından başka politika takib etmekde olduğu ve aksü’l-amel husûlü için fenalığın iştidadını beklediği otuz bir Mart hâdisesiyle meydana çıkmışdır” diye yazmıştır. Nitekim Hareket Ordusu’nun İstanbul’a hakim olmasından sonra kurulan askerî mahkemelerin idamına karar verdiği birçok kişi ya sarayda görevli ya da Sultan’a yakın olarak bilinen kimselerdi. Ne var ki Sultan II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinin söz konusu kişilerin muhakeme edilmelerinden önce gerçekleşmiş olması, Sultan’ın tahttan indirilmesine çok daha önce, isyanın hemen ilk günlerinde, yani isyanın tertipçisi olduğunun sanıldığı bir sırada karar verilmiş olduğunu gösterir. Ancak şunu da eklemek gerekir ki, Yeşilköy’de “Meclis-i Millî” adı altında birlikte toplanmış olan Meclis-i Mebusan, Meclis-i Ayân ve bazı bakanların Sultan Hamit’i tahttan indirme kararını aldığı 27 Nisan 1909 günü, Sultan’ın isyandan sorumlu olmadığı da bilinmiyordu. Yani isyan, bir anlamda, Abdülhamit’i tahttan indirebilmek için fırsat olarak görülmüş ve kullanılmıştı. İTC’nin ve İttihatçı olmamakla birlikte Meşrutiyet yanlısı olan Hareket Ordusu Başkomutanı Mahmut Şevket Paşa’nın niyetlerinin en baştan beri bu yönde olduğunu biliyoruz.

            Dönem hakkında birçok eser kaleme almış olan değerli tarihçilerimiz Abdurrahman Şeref ve Ahmed Refik (Altınay) Beyler’in Sultan II. Abdülhamit’in 31 Mart İsyanı’yla herhangi bir ilgisi olmadığına ilişkin görüşleri kesindir. İTC yöneticilerinin de, başta Talat Paşa gelmek üzere, aynı fikirde olduklarını biliyoruz. Gene de Sultan Hamit’in tahttan indirilmesinin bir yanlış anlamanın ya da çok erken karar verilmesinin sonucu olduğunu ya da Meşrutiyet’i sineye çekmiş bir hükümdarın bunu sineye çekemeyenlerin kurbanı olduğunu söylemek mümkün değildir. 31 Mart İsyanı’nı fırsat bilip bulanık suda balık avlamaya kalkışmış olan Sultan hayranları veya mutlakiyet yanlıları hiçbir şeye karışmamış olsalardı da Abdülhamit tahttan indirilecekti. İsyancı askerler saraya gitmeseler ya da Abdülhamit bir deniz subayının gözleri önünde öldrülmesinden aşırı ürküp bir bakan, bir milletvekili, otuz kadar da subay öldürmüş olan isyancıları affettiğini söylemese de tahttan indirilecekti. Zira 31 Mart’ın da gösterdiği gibi, Sultan’ın varlığı bile gizil bir tehlikeydi devrim için. Devrimciler sürekli “samimi mi değil mi, acaba ne zaman ne yapar, nasıl harekete geçer” sorularıyla yaşayamazlardı. Dolayısıyla da Sultan II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi, devrimin kendi mantığının icabıydı.

Ahmet Kuyaş


[*] Bakanlar kuruluna danışmanlık ve raportörlük yapan yüksek rütbeli devlet adamı.

tr_TRTurkish