YALÇIN KÜÇÜK
Prof. Yalçın Küçük ile ne zaman tanıştım? Ki, ilk tanımam -sanırım- Türk aydınının düşünsel birikimini yazdığı Aydın Üzerine Tezler (1830-1980) kitabını okuyarak oldu. Yıl, 1984 idi. “Aydın mücadele etmezse aydın değildir.”
Tanışmam ise şöyle oldu:
Tarih, 6 Kasım 1986. 12 Eylül Darbesi karanlığı sürüyor. Ankara’da Hacettepe Üniversitesi öğrencisiyim, ağır baskı altındayız. İllegal yapı içindeyim ki, zaten bu üniversiteyi seçme sebebim örgütçülük…
İdeallerimiz konusunda inatçıyım, engel tanımıyorum. Dört yandan duyulan acı içindeki çığlıklara nasıl sessiz kalınır ki… Bir avuç genciz, düş kırıklığı rehavetine kapılmayan…
İlk eylemimiz, YÖK’ü protesto etmek için İzmir ve İstanbul’dan Ankara’ya yürüyen öğrencileri ODTÜ önünde karşılamak. Yüz öğrenciden biriyim. TBMM Başkanı N. Karaduman’a üniversitelerden toplanan yedi bin imzalı dilekçeyi teslim edecektik. Polis izin vermedi, Ankara’ya sokmadı, çok arkadaşımızı gözaltına aldı…
Ankara üniversitelerindeki hareketliliğin merkez mekânlarından biri Yalçın Küçük’ün ODTÜ yakınındaki Karakusunlar’daki eviydi…
O dönem hayli yaygındı açlık grevi yapmak. Ne için yapılıyordu hatırlamıyorum, böyle bir eylem sırasında tanıştık Yalçın Küçük ile…
Marksizmin kütüphanesiydi evi, entelektüel dünyaya orada adım attım. Korkusuzluğun başkentiydi o konut, liman değil denizdi evi. Mesela,1985 yılından itibaren evinde 1 Mayıs yemekleri veriyordu Yalçın Küçük. Hepimizin elinde onun kitapları, sayfaların altını çize çize okuyoruz. Aydın Üzerine Tezler beş cilt kitap, tükenişin nedenini kavramamıza sebep oldu… “Kitaptan bomba yapmayı” öğreniyorduk!
Kimdi bu Yalçın Küçük? İntibam zamanla kuvvetlendi. Kendini, çok arkadaşı gibi akademik dünyaya kapatmış münzevi değildi, devrimci mücadelede ısrarcıydı. Çoraklaştırılan toprağa tohum serpiyordu sabırla. Ders vermiyordu, kendi hayatıyla öğretiyordu.
Karşımızda yılmak nedir bilmeyen düşün insanı vardı. Hakikate daima hevesli bilge, yorulma bilmez. Zihni ateşler içinde volkan gibi, daima yaratıcılık için yanıp tutuşan. Sınırı yoktu düşüncesinin, kaleminin ve sözlerinin. Yüce gönüllü, sivri dilli. Hep ilkesel, insanlıktan sorumlu komünist; heyecanını hiç gemlemeyen, susmaya tahammül göstermeyen…
İdeolojik derinliğine hepimiz tutkuyla bağlandık. Aradığımız bizi insanlıkta tutacak özgürlüktü…
Dışarıdan gelecek her türlü baskıya, inşa edilmek istenen önyargılara karşı dirençliydik. Yalçın Küçük’ün evi tüm sol fraksiyonların buluştuğu, ezber inançların kapı önünde çıkarıldığı şölen yeriydi… Hücrelerimizden çıkmıştık…
Toplumsal Kurtuluş dergisini çıkardığı 1987 yılında ben de 2000’e Doğru dergisinde çalışmaya başladım.
Gazeteciliğe başladığım dönem solcu aydınların çürümeye başladığı zamandı. O yılgınlık döneminde en dirençli bulduğum bu dergiyi tercih ettim. Solun buluşma karargâhıydı. Aslında Aydın Köymen’den Yeni Gündem dergisi için teklif almıştım, dergi bana göre liberaldi, Nokta dergisi gibi…
1980’ler sonunda Yalçın Küçük ile görüşmez olduk.
Yıllar sonra Yalçın Küçük ile “Sabetayist” olgusu bizi yine bir araya getirdi. Birlikte çalıştık, çay eşliğinde Selanik gevreği yedik hep.[1]
Son yıllarda yazdığı ezber bozan yakın tarih kitap taslaklarını gönderirdi okumam için. Öğrenci gibi heyecanlanırdım okurken…
Evet, hep Karakusunlar öğrencileriydik, rahle-i tedrisinden geçtik dört yana yayılan… Yalçın Küçük “cevher” avcısıydı. “Öğrencilerin” çoğu zamanla “beyaz cevher hastalığına” yakalandı, kopup kayboldu…
Kitaplarında beni övdüğü de yerdiği de çok oldu…
Kitaplardan konu açıldı; Dostoyevski’ye, Marcel Proust’a ve kuşkusuz Balzac’a hayrandı. Balzac’ın Mutlak Peşinde romanını severdi, hep arayış içindeki Claes’in hikâyesini… Gençliğinden beri Stendhal’in Kırmızı ve Siyah romanındaki Julian Sorel olmak istedi.
Yalçın Küçük dünya nimetlerini reddeden bir kitap kurduydu…[2]
Yalçın Küçük … Devlet Planlama Teşkilatı’ndan ayrıldıktan sonra ABD’ye Yale Üniversitesi’ne gitti. Dünya Bankası’nda staj yaptı. Ülkeye dönüşünde çantasında Marx’ın Kapital kitabının parçaları vardı.
ODTÜ’de öğretim üyeliği yaptı. Ardından İngiltere Birmingham Üniversitesi’nde bulundu. Burada yaptığı Sovyetoloji araştırmalarını kitaplaştırdı. Mükemmeldir, dünyada eşsiz araştırmalardan. Ama bu kitaptan dolayı sekiz yıla mahkûm edildi!
12 Mart 1971 askeri darbesinin de hışmına uğradı:
“30 Ağustos tarihinde ODTÜ’deki öğretim üyeliğinden uzaklaştırıldım. Yaş haddinden dolayı değil. Siyasal olarak haddini bilmemekten! Yurt dışına çıkmayı düşünmedim. Türkiye’de kalmayı tercih ettim…”
1973 yılında otuz altı yaşında askere alındı, Kıbrıs Savaşı’na katıldı, Gazi oldu. Askerlik bitince Cumhuriyet gazetesi ekonomi servisini yönetti, makaleler yazdı. Gazeteden ayrıldıktan sonra yazılarını Bir Yeni Cumhuriyet İçin başlıklı kitabında topladı.
Kitabın yayımlanışı 12 Eylül 1980 askeri darbesine denk geldi, kitap toplatıldı. Yalçın Küçük hapse atıldı. Suçu, “Türkiye’nin Marksist düzene geçmesi özlemi sergilenmek” idi!
Dava, 3 Ekim 1980 tarihinde açıldı ve 14 Mayıs 1987 tarihinde, Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nun, Selimiye Askeri Mahkemesi’nin verdiği mahkûmiyet kararını onaması ile son buldu. Hükümde “suç” şöyle açıklandı:
“Sanık Yalçın Küçük şeytana pabucunu ters giydirecek kadar kıvrak zekâya ve düşüncelerini karşısındakilere kolaylıkla, rahatlıkla anlatabilecek, onları en azından kendi düşüncesi paraleline getirerek aynı düşünce tarzını rahatlıkla, kolaylıkla onlara aşılayabilecek ve hiç olmazsa kendi görüşleri, düşünceleri simgesinde onları düşünmeye sevk edebilecek tarzda üsluba, yeteneğe malik bulunmaktadır.”
Nerede bizim, “şeytana pabucunu ters giydirecek” aydınlarımız? Ne oldu onlara?
Yalçın Küçük Davalarım kitabında yazdı. Solun çektiği acıları bu sayfalarda sıklıkla okuyacaksınız:
“Tahliye olacağım gün bir insanın tekrar tutuklanması ağır darbedir; yıkılabilir.”
İktidarlar bunu hep yaptı, yapıyor. Çok az aydınımız baskılara boyun eğmedi.
Yalçın Küçük, tahliye olur olmaz Aziz Nesin ile birlikte askeri darbeye karşı mücadele bayrağı açtı. Yayınlar çıkardı, hep yargılandı, hep hapis yattı. Keskin tespitlerinden taviz vermedi.
Söylenmeyenleri dile ve yazıya döken radikal bir düşünür, inatçı bir entelektüel… Geçmiş ve geleceği anlatan kâhin!
Yalçın Küçük tipi aydınların sayısı neden çok azaldı?
Yıkılan aydınlar ülkemizde neyin çürümesine neden oldu?
Sormamın sebebi, hakiki bir “Cumhuriyet” tartışmasının neden yapılamadığıdır? Sanırım yanıta ilk adım, aydın tartışması yapmakla başlanmalı. Çünkü 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri ile neoliberalizmin yarattığı “Üçüncü Yol”[3] safsatası aydınımızı öldürdü, toplumsal mücadeleden soyutladı. Mesela:
Herhangi bir bildiri için toplanan imzalara hiç destek vermedim. Yalçın Küçük mahkûm edildiği kitabında yazdı: “Destek sever aydının pratiği son derece pasiftir. Adı ve tipolojisi de buradan geliyor. Destek sever aydından yalnızca destek istenir. Buna alışmıştır. Destek sever aydın Türkiye’de ne olup bittiği ile pek ilgilenmez. Gerek duymaz. Çünkü gerekli olanın kendisine bağlı olduğu pratik tarafından getirileceğine inandırılmıştır. Destek sever aydın at gözlüklüdür…”
Ayrıca… Aydınımız “moda” seviyor. “Ah arkadaşlarımızı hapse attılar, çıkması için imza verir misiniz!” Peki, “toplu ağlama ayinleri” veya ödül verme dışında değiştirme mücadelesi nasıl verilecek? Moda hedef Batıcılık oldu! Geniş kitlelerin gönlünü okşayan, içeriğinden koparılmış popülist söylemleri, filmleri-videoları, şarkıları-türküleri yeterli buldu, buluyor aydınımız! Türkiye’de en değerli kavramlar metalaştı, değerleri yitirildi. Aydınımız, bilgili ama analitik düşünmüyor, ezberci.[4] Aydınımız, sorun çözebilen değil artık. “Karşıdevrim” böyle kazandı…
Ne yapmak lazım? Mucize aramayacağız, işe, geçmiş ilerici soruları yeniden sormakla başlayacağız: Hangi Cumhuriyet?
Bu yazdıklarıma yaşamımdan örnek sunmalıyım:
Tarih: 26 Aralık 2011.
Üç yüz on altı gündür hapisteyim… O gün, ilk kez Odatv Davası sanığı olarak mahkeme huzuruna çıkarıldım. İddianameye göre, “Ergenekon örgütün yönetici kadrosu ile girift ilişkiler içerisindeydim!” Ki, çoğunu tanımıyordum. Tanıdıklarım arasında Prof. Yalçın Küçük vardı. İddianamede şu yazılıydı: “Yalçın Küçük ve Soner Yalçın’ın aralarında hiyerarşik bir yapı olduğu; Ergenekon örgütünün yönetici kadrosunda bulunan Yalçın Küçük’ün örgütünün amaç ve hedefleri doğrultusunda yayın yapmaları konusunda Soner Yalçın’ı yönlendirdiği, Soner Yalçın’ın da bu talimatlara göre hareket ettiği…”
Savunmamda dedim ki:
“Körlük öyle bir noktaya gelir ki, gülünçleşir. Sayın savcılar, insanın görüş-fikir belirtmesiyle, bir işi yaptırması arasındaki farkı bilmezlikten geliyor. Üzülerek söyleyebilirim ki, -iddianame gösterdi ki- savcıların bilgi birikimleri, tecrübeleri bu davanın çok altında kalmış görülmektedir. Bizi her türlü etik ilkeden yoksun, cemaat müridi yandaş gazetecilerle karıştırıyorlar. Kimse bize emir, buyruk veremez. Bu kimsenin haddine değildir… Sayın savcılar, kim hangi mesleği yaparsa yapsın insanın sözünde, yazısında, iddiasında ölçü olur, ölçüsüzlük sığlıktır…”
Yalçın Küçük ile “örgütsel irtibatımın delili olarak” yasadışı dinledikleri telefon görüşmeleri gösterilince duruşmada Yalçın Küçük’ten özür diledim! Dedim ki:
“Yalçın Küçük’le son üç yılda dokuz telefon görüşmesi yapmışız. Avukatım Feza Yalçın hesaplamış, yılda ortalama 7 bin 500 telefon görüşmesi yapmışım. Üç yılda 22 bin 500 telefon görüşmesi eder. Yani, 22 bin 500 telefondan dokuzunu Yalçın Küçük’le yapmışız! Bu rakamları, hesaplamaları yapmamın nedeni hiç tahmin ettiğiniz değil.
Huzurunuzda Yalçın Küçük’ten özür dilemek için. Evet, sayın Hocam, sizi son yıllarda çok az aradığım için lütfen kusuruma bakmayınız. Keşke sizinle dokuz kez değil 999 kez konuşsaydık. Telefon tapelerine bakınca çok utandım…” Telefon görüşmelerinde neler konuştuğumuzu da açıkladım:
“Sizden kuzenime Londra’da iş bulmanız için yardım istemişim… Odatv’ye röportaj vermeniz için telefon etmişim… Odatv’ye dış haber konusunda yazı yazacak biri var mı diye aramışım…
Ankara’da -Doğan Avcıoğlu’nun eski eşi, Doğan Yurdakul’un ablası- Sevil Yurdakul’un cenazesine katıldıktan sonra onun anısına rakı içmek için lokantaya gideceğimizi söyleyip sizi davet etmişim… Siz de beni Hürriyet’teki bir yazımı tebrik için aramışsınız… Duruşmaya gittiğiniz Silivri Mahkemesi konusunda bilgi vermek için aramışsınız… Vatan, Milliyet gazetelerinin ve Star TV’nin satılmak üzere olduğunu haber vermek için aramışsınız (bu arada bu üç medya organı da satıldı, öngörünüz için sizi tebrik ederim). Bir de cep telefonunuza çok para yazmasın, ‘evdeyseniz evden arayım’ sözlerim dinlemeye takılmış! Tüm konuşmalarımız bunlar… Söz, eğer görüşmelerimiz suçsa şimdiden itiraf ediyorum: Hocam çıkınca sizi daha çok arayacağım. Güzel bir restorana davet edip kendimi affettireceğim!”
Hapishanenin üniversite olduğunu bilen mahallenin çocuğuyum ben, savunmayı hücuma çevirmeyi öğrenen…
Yalçın Küçük ile o mahpusluk günlerinde de çok hoşsohbet anılarımız oldu. On ay sonra Silivri Cezaevi’nden ilk duruşmamızın yapılacağı Çağlayan Adliyesi’ne gitmek için küçük hücrelerin bulunduğu jandarma minibüsüne bindik. Aylardır görüşmeyen herkes birbirinin hatırını soruyor. Yalçın Küçük her daim yaptığı gibi iki elini birbirine vurup, “Koğuştaki kızlar nasıl?” diye sordu. Şaşırdık. Meğer gazetelerden güzel kadınların fotoğrafını kesip koğuş duvarlarına yapıştırıyormuş; çoğu yirmili yaşlardaki arkadaşlarımızı zorbalığa karşı ayakta tutmak için…
Terör örgütü mensubu olduğumuz için cezaevinde çok sıkı kontrollere rağmen Yalçın Küçük ile votka içip nasıl sarhoş olduğumuzu anlatmayayım. Güneşe benzeyen neşesiyle herkesi ayakta tuttu o zor günlerde…
Bugün bu satırları yazarken gözlerim doluyor. Çünkü, Yalçın Küçük ile artık telefonda konuşamıyoruz. Geçen eşi Temren Hanım telefon etti. Kara Kutu kitabımı Yalçın Küçük’e ithaf ettiğim için teşekkür etti. Fırsat bulabilirse bizi konuşturacağını söyledi. O fırsat tam gerçekleşmedi. Telefonda konuştuk ama buna konuşma denmezdi, iki-üç kelimeyi sürekli tekrar ediyordu… Yalçın Küçük, kendini dünyaya kapattı… Yalçın Küçük, insanlarla ilişkisini kopardı… Artık ne lokantada buluşup sohbet ne de telefonda “siyasi dedikodu” yapabiliyoruz…
Aziz Nesin Ah Biz Ödlek Aydınlar kitabında yazdı: “Safiye Ayla bir gün bana şöyle demişti: ‘Telefon defterimdeki numaraları çize çize şimdi her sayfada ya bir ya iki numara kaldı, kimi sayfada hiç kalmadı.’ Kimi yaşlara gelen hepimizin çektiği ortaklaşa bir acı bu.”
Aziz Nesin bu acıyı elinden geldiğince az duyabilmek için, her yıl hatta altı ayda bir yeni telefon defteri alıyorum.
Ben cep telefonumdaki numaraları silemiyorum, hepsi duruyor. Hatta elinizdeki kitabın adını “Telefonlarını Silemediklerim” koyup, her ismin altına telefon numarasını yazacaktım, vazgeçtim… Yazar Cevdet Kudret “Cenaze Alayı”nda ne anlamlı yazdı: “Şimdi ne çok adamla doldu boş odalarım.” Bir insan onu hatırlayan son kişi öldüğünde ölüyor, Kızılderili sözü müydü bu…
Bugün bu satırları yazarken dünyanın önemli Marksist iktisatçılarından Yalçın Küçük’ün hasretini çekiyorum. Hakikat mücadelesi yapan bir “havariye” yaşamında yapılan kaba gücü düşündükçe öfke kusuyorum… Gerçeği bulma ve yazma konusundaki cesaretine kızdıkları için bu değerli düşün insanına çektirilmeyen eziyet kalmadı… Tüm acılardan sınava çekildi adeta. Hatta her dehanın karşılaştığı anlayışsızlık onun da başına geldi; alay edildi: “Deli”, “hırçın”, “geçimsiz”…[5]
Ülkemizde soru soran, araştıran, yazan özgür düşüncenin sesi çeşitli şekilde kesilmek isteniyor, aydınlar acımasızca biçiliyor. Sadece silahla-bombayla öldürülmüyorlar, sığ kişilerin, zorba kurumların itibar suikastıyla da katlediliyorlar.
Ah! Yalçın Küçük Hocam… İnsan kalmakta inat eden, insanı yüceltmek isteyen devrimci ruhunuz, bağnaz cahiliye zulmüne ne kadar dayanabilirdi ki? Nasıl yorgun düşmezdi o parlak beyin?
Bu kadar öngörüsü doğru çıkan bir düşün insanına bu derece eziyet çektirilmesinin nedeni, bu ülkede vasatın daima iktidarda olması.
Yalçın Küçük’ü hasretle arıyorum; iyimserliğini, inatçılığını, kavgacılığını, esprilerini… Hep aykırıydı ruhu. Hep aydın kaldı, düşüncelerine inatla sarılan… Neler yazmadı ki?
Mesela, kitabı yazarken iktidarın ağır baskısı altındaki CHP’li belediyelerde, DİSK’e bağlı sendikalara üye olan işçiler ücret-maaş artışı için grevler yapıyordu. İlk değildi:
Aziz Nesin’in 1978 yılında yazdığı Büyük Grev eserini solcular ağır eleştirince, Yalçın Küçük “Bir Öykünün Ekonomi Politiği” başlıklı eşsiz değerlendirmesini yaptı: “Sahte ekonomi kitaplarıyla kafaları bozulmamış olanların, ekonomi politiği anlamak için ‘kitap kurdu’ olmak gerektiği kompleksine düşmeyenlerin, kolaylıkla ve beğeniyle okuyup anlayacakları bir öykü…”
Aydın yanlış gördüğünü söyleyip tavır alandır: Aziz Nesin, “bilip de diyenlerden” idi, Yalçın Küçük de öyleydi…
Bugün kaç nitelikli iktisatçımız kaldı? Kimi günlük siyasete yenik düştü, kimi basında köşe kapma, TV’de reyting, sosyal medyada “tık” peşinde! Bilgiç iktisatçı, krizinin nedenlerini değil salt sonuç odaklı, dinleyeni okuyanı hoşnut edecek değerlendirmeler yapıyor. Bu tavra yanlış diyecek kaç Yalçın Küçük’ümüz kaldı? Aziz Nesin’in yazdığı, Yalçın Küçük’ün tespit ettiği ekonomi politik kafalarda yok, unuttular; salt para politikalarına sıkışıp kaldılar…
Yalçın Küçük, dünyada sayılı Sovyetolog ekonomistlerden biriydi. Bence eşsiz eserleri Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Kuruluşu ve Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Çözülüşü kitaplarıydı, Marksist teoriye önemli katkılar sundu. Sovyetlerin ölümünü şöyle açıkladı:
“Bir sovyetolog idim ve biliyordum: Sovyet ekonomisi çok sağlamdı ama Sovyet bürokratı sosyalizmden soğumuş ve ihanet yolunu tutmuştu. Bu nedenle ‘perestroyka’ lafı bana hoş geliyordu. Ama ne zaman ki, Garbaçov, ‘savaşçı olmayan bir emperyalizm ve emperyalist olmayan bir kapitalizm’ demeye başladı, ağzımdan bu ‘cahil’ veya bu ‘ahmak’ sözcüğü döküldü. Satıcı, bıraktım. Satılmış ve satmıştır…”
Çöküşün özü buydu:
Gerek kuruluş zorlukları gerekse iki büyük savaş sebebiyle, Sovyet sistemi bir türlü “yeni insanı” yaratamadı. Sosyalizmin tarifinde, yüksek kalkınma hızı, sürekli teknolojik yenilik, güvenlik zorunluluğu nedeniyle aşırı silahlanma hiç yer almadı. Ama dünyanın iki kutba ayrılması ile insan bilincini mülkiyet bilincinden koparamadı; evet Sovyetlerdeki sosyalizm insanı dönüştüremedi. Bu nedenle çöktü…
Yalçın Küçük, öğretmenimdi.[6] En değerli aldığım ders şu oldu: Hiç kolaya kaçmadı, hep dayatılan tarihin-bilginin dışına çıktı. Tarihi ters düz etti. “Tanrıların” ateşini çalıp insanlara ışık veren, eli meşaleli Prometheus… Herkes sustuğu, kimse işini layıkıyla yapmadığı için Camus’un Yabancıeserinde yaptığı gibi “Hep başkalarının cinayetlerini işlemek zorunda kaldı” Yalçın Küçük…
Soner Yalçın
[1] Tarihimizdeki Sabetayist olgusu konusunda kitaplarımız ilk yayınlandığında ne saldırılara uğradı. Oysa biz, Sabetayist gerçeği “dönme” aşağılamasından çıkardık. Ki bizden sonra insanlar korkmadan gurur duyarak aile kimliklerini açıkladı. Hatta kitaplarımı gösterip Portekiz vatandaşlığına geçenler oldu. Mesela Deniz Türkali, Daha Dans Edicem kitabında şunu yazdı: “Annemin anneannesine, Rabia Nine’ye sorarlarmış ‘Niye döndünüz’ diye. Rabia Nine de ‘Dönmeyen kâfir oldu evladım’ diye cevap verirmiş…”
[2] Şair Ece Ayhan, Mülkiye’den okul arkadaşı Yalçın Küçük’ü şöyle anlattı: “Çok zeki herif, hem çok çalışkan hem de politikayla birinci elden ilgiliydi. (…) Yalçın’ın Türkçesi çok güzeldi. Şair olacak adamlardan biridir. Nitekim daha sonra, 1970’lerde Cumhuriyet’te iktisat yazıları yazarken ‘iktisadın şairi’ derdik. Aydın Üzerine Tezler de çok güzeldir; okuduğumda etkilenmiştim. Bana göre politika dünyasına olduğu kadar edebiyat dünyasına da önemli katkıları olmuştur.”
[3] Üçüncü Yol, ekonomik olarak liberal ve sosyal demokrat politikaların bir kombinasyonunu sentezleyerek merkez sağ ve merkez sol siyaseti uzlaştırmaya çalışan, ağırlıklı olarak merkezci bir politika pozisyonudur.
[4] Yalçın Küçük’ün son dönemlerde sıklıkla yazdığı, “Beni çıkarırsanız, son elli yılda hiçbir önemli tartışma kalmaz” sözü bu açıyla haklıdır. Çağın yalanlarını reddetti… Örneğin, “Osman” değil “Ataman” idi Osmanlı kurucusu! Kaynağı Macar Türkolog Gyula Moravscik idi… “Sabetay” tartışmalarında birlikte “dayak” yedik. Öncü olmanın zorluğunu yaşadık.
[5] Dört yıllık Paris sürgününden dönerken verdiği röportajda şunu dedi: “Lenin ile Trotskiy arasında şu var: Trotskiy hep aynada nasıl göründüğüyle ilgiliydi. Lenin’in ise aynadaki görüntüsü umurunda değildi. Doğrusu benim de umurumda değil. Beni nasıl görüyorlar, nasıl bakıyorlar hiç umurumda değil. İçinden çıktığımız bu hastalıklı toplumun hastalıklarının hepsi bizde var. Dolayısıyla hiçbirimiz mükemmel değiliz, ben mükemmel değilim, ahlaklı olmak istiyorum.” Döndü, Ankara Ulucanlar Cezaevine atıldı.
[6] Zafer Toprak, Taner Timur, Alpaslan Işıklı gibi aydınları da hep hocam bildim. Müthiş zengin kaynaklı kitaplarından çok şey öğrendim…

