Yoldaş Yalçın Merhaba!
Ne genç bir beyindi, her yeniliğe, her fikre, her şeye açık, hep heyecanlı!
Ne müthiş bir hafıza, başka bir dil, başka bir duygusu vardı, başka bir şiiri… En çok da şiirli bir adamdı, şiiri olan bir devrimci, bunca büyük etki bırakmasının bir yanı da bundan olacak.
Yoldaş Yalçın idi bendeki adı, gençliğimden beri, üniversite kantinlerinden beri öyle kaldı. Saygısızlık etmek, vesaire için değil. Benim için hep öyle oldu o. Lise yıllarımdan beri okuduğum kitaplarıyla gözümde gittikçe Yoldaş Yalçın’a dönüşmüştü Yalçın Küçük.
Hep derdi ya Türk aydınının kurgusu, ütopyası yok diye. Onun vardı işte. Daima bir ütopyası oldu. Bir hikâyesi oldu. Hayata bir pencereden bakabilen, ütopyası olan, bir bakış açısı geliştirmiş ilerlemeci insanın mükemmelliği vardı hocada.
Son büyük devrimci aydınımızdı bana sorarsanız. Bu bahiste Yalçın Hoca yanında ötekiler hikâyedir. Ondan bir şey öğrendim diyecek çok (bir şekilde rastlayıp etkisine kapılmış), ondan çok şey öğrendim diyecek epeyce (el attığı yüzlerce konu nedeniyle mutlaka dokunduğu), ondan ne çok şey öğrendim diyen (daha sıkı takipçisi olmuş, yol arkadaşlığı yapmış) on binlerce insan yetiştirmiştir…
Bir dirençti. Bir akıl sıçraması, ışıma. Bir sürü insan yazı yazıyor bugün. Onun arkasından bunca laf edenler de dahil. Bir tanesinin bile bir yazısını okurken insanın kafası karışmaz, zihni açılmaz. Hep sıkıcı, bildik ezberler. Bir satır bir şey öğrenmezsin bir tanesinin bile yazısından kolay kolay. Ezber hep. Yosun gibi. Tutkusuz, içi boşalmış. Öyle değildi işte Yoldaş Yalçın.
Alev Alatlı ile tartıştığı bir programda, Alev Hanım, bunlara değmez gibi bir şey söylemişti onun yaptıklarıyla ilgili olarak. Hoca da bizim kuracağımız dünya için her şeye değer diye cevaplamıştı. Aynı programda Alev Hanım sizin elinizde balta var dedi, hocanın cevabı harikaydı: “Ben onu kendim yaptım hanımefendi.” Kendi baltası vardı, kendi yaptığı. Bizim Rasko’muz…
FETÖ’nün hâkimlerine duruşmalarda bana şeytan derler diye kafa tutmuştu elindeki baltayla. Samanyolu denen çukur televizyonun korktuğu nadir kişilerdendi Yoldaş Yalçın. Onu canlandıran bet bir tip bulup hakkında diziler üzerinden propaganda yaparlardı haftada üç beş akşam. Ne kadar da korkarlardı sindikleri fare deliklerinde, ondan.
Tarih herkesi yerli yerine koyacak. Koymalı.
Denizi hiç görmemiş, İstanbullu bir tekstilci kız, denize girebilsin diye sahillere kurulmuş bütün lüks otelleri yıkmak istediğini anlattığı o videoyu bulup izleyin mesela.
“Ben kitap yazmam bomba sıkarım” derdi, bulun izleyin o videoyu. O sıktığı kitaplardan birinde, -Şebeke- Benim Adım Orhan Pamuk diye bir metin vardır. Türk edebiyatında bana göre yazılmış en iyi üç beş çözümlemeden biridir. İnanılmaz.
Ona herkes karşı çıkar, hiç kimse yalanlayamazdı. Yalçın küçük değildi ama çoğu mide bulandırıcıydı. Böyle söylerim.
Yaşamı boyunca ne iktidarlara ne de konforlu suskunluğa boyun eğdi Yoldaş Yalçın. Ömrünün dokuz yılını memleketi için hapislerde geçirdi. Kıbrıs gazisi olduğunu kaç kişi bilir? Sosyal medyada geçen ünlü bir yönetmen bile askeri törenle gömülmesini tuhaf bulduğunu yazmıştı. Gazi adamı başka nasıl gömecekler, nasıl anlasın…
Anlamaya çalıştı hoca hep. Sistemi, derin yapıları, gizli ilişkileri sorguladı; isim biliminden siyasete, ekonomiden edebiyata kadar geniş bir alanda iz bıraktı. Onca edebiyatçının, kolunu sallasan yazara çarpacak kadar çok olan onca yazarın, ne işe yaradığı bilinmez şu kültür hayatımızda o bir iktisat profesörü olarak, bir planlamacı vasfıyla her şeye uzanmaya çalıştı. Her şeyle hesaplaşmayı denedi. Sabahattin Ali’nin ölümü üzerine yaptığı çözümleme aşılabilmiş midir?
Yanıldığı oldu diyorlar. Türkiye’de adettir. Düşünen insana düşman olduğumuz için insanın yanılmasını affedemeyiz. Bunca insanın yanılmaması, hiç düşünmedikleri için mi acaba diye düşünmeyiz hiç! Yalçın hoca çalışkandı. Yanılmış da olabilir. Sorun mu? Onun yanılgıları, hepimiz için birçok konuda yol olmuştur.
Otuz sene önceden bir demeç alıp lanetleyenler var Yoldaş Yalçın’ı. Yirmi sene önceden bir paragraf alıyorlar, seviniyorlar. On sene önceden bu kez başka birileri bir kitabından bir sayfayı yayıyor, üstüne tükürüyorlar. Adetleridir. Nâzım’ın da fotoğrafını yayınlamışlardı bir zamanlar halk yüzüne tükürsün diye. Türkiye, hocanın da dediği gibi büyülü bir hapishane. İnsanın macerasına, değişmesine katlanılamıyor orada.
Oysa çocuğunun adını Mızrak koyabilen bir atılganlıktan söz ediyoruz. Türkiye için, bazen çok fazla olduğunu düşünmüşümdür hocanın, tüm aydınların, yaşadıkları dönemde toplumlarının büyük kısmına fazla gelmesi gibi.
Yalçın Yoldaş. Hoca. Onca sayfan arasında geleceğe sadece Küfür Romanları ile Bilim ve Edebiyat kaldı diyelim. Sadece onlar bile kalsa, senin her şeye değer dediğin, kuracağımız o yeni dünyanın kitaplıklarında baş köşeye oturacaktır.
Eleştirel aklın, keskin kalemin ve “hiçbir şeye inanmama” cesaretinle ufkumuzu açtın. Türkiye’nin yakın tarihine damga vuran bu büyük ve yalnız bir düşünür oldun. Geride tartışılmayı hak eden esaslı bir miras bıraktın.
Şairin tanımını da ne güzel yapardı Yoldaş Yalçın… “Şair, dünyanın en güzel insanıdır” derdi mesela. Dünyanın en güzel insanlarından biriydin… Ona deli çocuk diyeceğiz, her zaman istediği gibi. Öyle demişti çünkü: “Ben bana deli denilmesi kadar, deli çocuk denilmesini de severim.”
Böyle yazılar, uzaklardan yazınca insana daha çok koyuyormuş, senin için yazarken bunu da anlamış oldum. Yaşadın, yazdın. Güle güle Yoldaş Yalçın.
Güle güle bizim delimiz. Seksen yedi yıllık ömür. Güle güle… Partinin ve ülkenin bayrakları altında, arasında, yanında… Güle güle…
Onur Caymaz

