Aydının Üç Sütunu: “Red, Kurgu ve Ütopya”

Bazı isimler sadece yazdıklarıyla değil, yarattıkları sarsıntıyla tarihe geçerler. Yalçın Küçük –ya da hepimizin bildiği adıyla “Hoca”– bu toprakların gördüğü en aykırı, en disiplinli ve hakkında en çok fırtına koparılan zihinlerden biriydi. Öyle ki onu eleştirenler dahi, kendisinin düşünsel zenginliği önünde şapka çıkarırdı. Onu fiziksel olarak kaybetmiş olsak da geride bıraktığı devasa külliyat ve o meşhur devrimci inadı, Türkiye’nin hafızasında hâlâ dipdiri duruyor.

Bugünlerde dönüp dolaşıp bakmamız gereken asıl mesele ise tam karşımızda, masanın üzerinde durmaktadır. Hoca’nın o kendine has özgüveniyle Ergenekon kumpas davasında sarf ettiği, “Bende yarış atı kompleksi var, bütün Türk aydınlarını geçmek istiyorum” sözünün ete kemiğe bürünmüş halidir bu eser: Aydın Üzerine Tezler. Hoca aramızdan ayrılmışken, şimdi o sayfaları yeniden karıştırmanın ve o sert rüzgârı hissetmenin tam vaktidir.

Bilimde, doğruluğun tek bir terazisi vardır: olgular. Olguların doğrulamadığı veya yanlışlayamadığı hiçbir hipotez, Hoca’nın literatüründe yer bulamazdı. O, kaleme aldığı her satırda bir kehanet bütünü değil, nesnelliğin en çıplak halini yazdı. Onun için “Hoca” sıfatı akademik bir unvandan çok daha fazlasıydı; hayata karşı pozisyon alma biçimiydi bu. Metinlerine baktığınızda sadece yeni şeyler öğrenmezsiniz. Bir yönteme, bir bakış açısına ve en önemlisi de o güne kadar doğru kabul ettiğiniz her şeyle bitmek bilmeyen bir hesaplaşmaya davet edilirsiniz.

Aydın Üzerine Tezler, işte bu hesaplaşmanın en sert, en tavizsiz durağıdır. Hoca burada Türkiye’nin modernleşme serüvenini bir kuyumcu titizliğiyle incelerken, aydını bu sürecin hem faili hem de kurbanı olarak konumlandırır. Onun için aydın; sadece okuyup yazan değil, toplumsal gerçekliği okuyabilen ve gerektiğinde o gerçekliği değiştirmek için kılıcını kuşanmaktan çekinmeyen kişidir. Türkiye’de aydının devletle ve iktidarla kurduğu o sancılı, yer yer ikircikli ilişkiyi alışılagelmişin dışında bir tonda masaya yatırır. Onu kutsal bir ışık gibi pazarlamak yerine, tüm zaafları, sınıfsal körlükleri ve iç çelişkileriyle bir kadavra gibi inceler. Bu metinler dizisi aydını sadece analiz etmez, o çok güvendiği entelektüel kibrini de yerle bir eder.

Kitabın omurgasını kuran asıl kavram ise Hoca’nın düşünce dünyasının anahtarıdır: “Red.” Aydın, içinde nefes aldığı düzenle, önüne konulan verili doğrularla ve gerici iktidarlarla arasına o meşhur mesafeyi koyabildiği ölçüde aydındır. Uyum sağlamak, onaylamak ya da sistemin konforlu alanlarına eklemlenmek, Hoca için entelektüel bir intihardan farksızdır. Kitap, aydının ancak bir kopuşla, bir itirazla var olabileceğini haykırır. Bu duruş sadece bir inat değil, toplumu ileriye taşıyacak olan o ilk adımdır.

Peki, her şeyi reddettikten sonra elimizde ne kalır? Hoca’nın özgün tanımlarıyla söylersek; “Kurgu” ve “Ütopya.” Aydın mevcut gerçekliğin dar kalıplarına hapsolamaz; bir geleceği, yani bir kurgusu olmak zorundadır. Bu kurgu, ayakları yere basan bir teorik çerçeveyle desteklenmiş bir “başka dünya” tasarımıdır. Ütopya ise bu kurgunun yakıtıdır. Ütopyasını yitiren bir topluluk, aslında geleceğini de çöpe atmıştır. Aydın Üzerine Tezler, bizi içine düştüğümüz o vizyonsuzluktan, o “başka çare yok” teslimiyetinden çekip çıkarmaya çalışır.

Bugün zihin dünyamızın üzerine çöken o ağır sessizliği ve gittikçe “memurlaşan” aydın tipolojisini gördükçe, Yalçın Küçük’ün sesinin neden bu kadar gür çıktığını daha iyi anlıyoruz. Bu eser sadece geçmişe tutulan bir ayna değil, bugünün tıkanmış damarlarını açacak bir rehber niteliğinde.

Yalçın Küçük’ün eserlerini okumak sadece geçmişin tozlu raflarında bir geziye çıkmak değil, aksine bugünün konforlu teslimiyetine fırlatılmış sert bir tokattır. O bizlere aydın olmanın bir “unvan” değil, her sabah yeniden kazanılması gereken bir “mevzi” olduğunu hatırlatır. Bugün Türkiye’nin entelektüel çoraklığında vaha arayanlar için onun tezleri sadece birer fikir değil, aynı zamanda bireyin zihnine kurulmuş sarsılmaz birer dayanaktır. Bu mevzide durmak, düzene eklemlenmiş “memur” aydın tipolojisine karşı düşüncenin haysiyetini ve itirazın estetiğini savunmaktır.

Onu uğurlarken, bizlere bıraktığı bu teorik barutu ateşlemekten başka yolumuz yok. Çünkü onun da dediği gibi; düşünmek, aslında bir savaşma biçimidir. Aydın Üzerine Tezler de bu savaşın en haysiyetli cephesidir. Soru sormaktan korkmayan, ütopyasını yitirmeyen ve gerektiğinde her şeyi reddetme cesaretini gösterenlerin başucu kitabı olmaya devam edecek.

“Öğrenme sevinci olmasa, bu mezarda yaşanır mı? Öğrenme sevinci olmasa, hapislik çekilir mi? Öğrenme sevinci olmasa, mezarda ölüm yenilir mi?”

Hoca’nın anısına, düşünmenin o bitmeyen neşesiyle…

Ulaş Karaağaç

tr_TRTurkish