Arundhati Roy: Yazarın Ahlaki Başkaldırısı
Akıp giden uzun kırmızı bir halı. İki yanı tıklım tıklım: ışıklar, flaşlar, alkışlar. Ölçülü adımlarla ilerleyen abiye giyimli ünlüler; saçları, makyajları özenli; boyunları, parmakları mücevherlerle süslü. Gözlerinde zafer, dudaklarında gururlu tebessümler.
1951’den beri uluslararası sinema için en önemli buluşma noktalarından biri Berlin Film Festivali. Şöhretin, başarının ve sanatın kutlandığı sahne. Ve şimdi yıl 2026. Festival her zamanki gibi gösterimler, söyleşiler ve ödüllerle başlamak üzere. Ama ortama isimsiz bir gerilim hâkim.
Festivalin jüri başkanı basın toplantısında sanatçıların siyasetten uzak durması gerektiğini söylüyor. Seksenden fazla sinemacı buna karşı açık bir mektup yayımlıyor. Filistinli-Suriyeli bir yönetmen Almanya’yı ve İsrail’i eleştiriyor. Alman hükümetinden bir bakan salonu terk ediyor. Ve bir anda o göz kamaştıran yüzeyde bir çatlak beliriyor. Şan, şöhret ve lüksün ayak ucuna savaşın gölgesi düşüveriyor.
Festivaldeki etkinliklerden çekilerek itirazını açıkça dile getirenler arasında Hint yazar ve düşünür Arundhati Roy da var. Roy, henüz otuz beş yaşındayken, ilk romanı Küçük Şeylerin Tanrısı ile Man Booker Ödülü’ne layık görülmüş ve bir anda uluslararası bir yazara dönüşmüştü. Kitabı kırktan fazla dile çevrilmiş, milyonlarca okura ulaşmıştı. Ansızın gelen bu ün başkası için rüya gibi bir başarı öyküsü olabilirdi. Tatmin duygusu, itibarın doruğu. Oysa Roy benimseyemedi zirveyi, orada soluklanıp manzaranın tadını çıkarmak yerine kendini farklı bir yola adadı. Engebeli, dolambaçlı ve çok daha tehlikeli bir yol.
Roman yazmaya ara vererek, kast, sınıf, dinî şiddet ve iktidar politikaları üzerine keskin ve cesur yazılar kaleme almaya başladı. Nükleer denemelere, ekolojik ve insani yıkımlara, zorunlu göçlere ve milliyetçiliğe dair, yazdıkça yazdı. Hindistan’ın giderek otoriterleşen siyasetini içeriden ve açık bir dille eleştirdi. Emperyalizme ve küreselleşmeye meydan okudu.
Kurgudan siyasi yazına geçiş Roy için yalnızca bir tür ya da tarz değişikliği değildi. Hem edebi hem de ahlaki bir başkaldırıydı. Bir pusula gibi hayatını yönlendiren sorumluluk duygusuna dikkat çeker Roy: “Bir kez gördüğünde artık görmemiş gibi yapamazsın. Bir kez gördükten sonra susmak, hiçbir şey söylememek de konuşmak kadar politik bir tavırdır. Bundan böyle masumiyet yoktur. Ne yaparsan yap, yaptıklarından sorumlusundur.” Eğer sessiz kalmak içten içe eşitsizliğin, adaletsizliğin, zulmün sürmesine izin veriyorsa, gizli gizli güç suistimalini besliyorsa, tarafsızlık nedir? Bir yanılgı mı? Kendini aldatma? Bir yalan? Peki ya kayıtsızlık? Seyircilik?
Roy için mesele yalnızca siyaset değildi; aynı zamanda bir vicdan meselesiydi. Bu nedenle ısrarcıydı başkaldırısı. Acil, mecburi.
Narmada Nehri üzerindeki baraj protestolarına katıldığında, Yüksek Mahkeme’ye yönelik eleştirisi nedeniyle “mahkemeye itaatsizlikten” hüküm giydi. Keşmir üzerine yaptığı konuşmalar nedeniyle yeniden yargılanma sürecine sokuldu. Kitapları yasaklandı. Hükümetin baskısı arttı ama o geri adım atmadı. “Düşüncelerini özgürce ifade ettikleri için yazarlarını susturmak zorunda kalan ulusa yazıklar olsun” dedi ve elinde kalem, mücadeleye devam etti.
Ve nihayet, yirmi yıl aradan sonra ikinci romanı Mutlak Mutluluk Bakanlığı yayımlandı. Kitabın arka kapağındaki alıntı adeta Roy’un amaç bildirisiydi:
“Parçalanmış bir hikâye nasıl anlatılır?
Yavaş yavaş hikâyedeki herkese,
Hayır,
hikâyedeki her şeye dönüşerek…”
Roy da öyle yaptı. Her şeye dönüştü o sayfalarda. Romancı, tanık, eleştirmen, eylemci. Çağdaş Hindistan’ı, kenara itilmiş hayatları anlattı parça parça. Yoksulluk ile umudun, kutuplaşma ile dayanışmanın, şiddet ile aşkın hikâyesini. Tarih, toplumsal hakikat, hayal gücü. Bir halı dokur gibi, hepsinin aslında nasıl da içe içe geçtiğini, düğüm düğüm bağlandığını gösterdi.
“Biz düşüncelerimizi bölmelere ayıracak şekilde eğitildik; zihinlerimizi tek bir alanda uzmanlaşmaya yönlendirdik. Oysa asıl köklü olan, bütünü kavrayabilmek. Ve bunu yapabilecek olanın da ancak roman olduğunu düşünüyorum,” diyerek edebiyata olan inancını bir kez daha vurguladı.
Sanat mı, siyaset mi? Estetik mi, etik mi? Hikâye mi, hakikat mi? Mümkün mü paramparça bir dünyaya çözüm bulmak böyle sorularla? Tohumları zıtlık, ikilem ve ayrım. Hatta önyargı.
Oysa Roy’un edebi olduğu kadar ahlaki başkaldırısı başka bir yolun mümkün olduğunun kanıtı. Herkes, her şey, hep birden. Sinema, sanat, roman. Hak, adalet, devrim. İlham, ahlak, vicdan. Uzun kırmızı bir halı değil bu adımların altında yatan; onun yerine rengarenk, düğüm düğüm, karmakarışık desenli bir doku. Bir bütün.
İpek S. Burnett

