
Leïla Slimani
Çevirmen: Azade Aslan
Kırmızı Kedi
2026
Ateşi Yanımda Götüreceğim: Hafızanın Külleri, Tarihin Yangını
Leïla Slimani’nin Başkalarının Ülkesi üçlemesini tamamlayan Ateşi Yanımda Götüreceğim metni, bir aile romanının son halkası değil; sömürge sonrası kimlik kırılmalarının, kuşaklar arası travmanın ve modern bireyin hafıza krizinin romanıdır. Üçlemenin ilk kitaplarında kolonyal çatışma ve aidiyet meselesi daha çok toplumsal ölçekte işlenirken, bu final cildinde anlatı belirgin biçimde içe kıvrılır: tarih artık dışarıda değil, karakterlerin bedeninde ve zihninde yaşar.
Romanın merkezindeki soru Jean Cocteau’ya atfedilen epigrafla açılır: “Eviniz yansaydı, yanınızda neyi götürürdünüz? – Ateşi.”
Bu cümle, kitabın tüm dramatik ve felsefi omurgasını kurar: geçmişi kurtarmak mümkün değildir, ama onun yanıcı özünü -yani hafızasını- taşımak mümkündür.
Kuşaklar Arası Bir Roman: Ailenin Tarihle İmtihanı
Slimani, klasik aile romanı formunu modern bir tarih anlatısına dönüştürür. Romanın karakter listesi bile bunu açık eder: Alsas’ta doğmuş Mathilde’den Faslı Emin’e, onların çocukları Ayşe ve Selim’den Mia Davud’a uzanan geniş bir soy ağacı, aynı zamanda bir tarih haritası gibidir.
Bu yapı bize iki şeyi düşündürüyor: Tarih bireyleri şekillendirir ama onları açıklamaya yetmez.Kimlik, kan bağı kadar dil, sınıf ve göç deneyimiyle inşa edilir.
Özellikle Ayşe ve Mehdi çiftinin yaşamı, sömürge sonrası modernleşmenin ironisini taşır: devletin yeni elitleri olurlar ama eski yaralardan kurtulamazlar. Mehdi’nin bürokratik hırsları, ulusal kalkınma hayalleriyle kişisel boşluk arasındaki gerilimi temsil eder; başarıya yaklaştıkça yabancılaşır.
Hafıza Krizi: “Beyin Sisi” Olarak Modernlik
Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, önsözde anlatılan covid sonrası “beyin sisi” deneyimidir. Anlatıcı hafızasını ve dilini kaybetme korkusuyla yüzleşir; bir yazar için bunun varoluşsal bir tehdit olduğu açıkça dile getirilir. Burada Slimani’nin Proust göndermesi önemlidir; doktorun “kendi madlen kekinizi bulun” öğüdü, romanın temel sorusunu özetler: geçmişe erişim akılla değil, duyusal ve duygusal çağrışımlarla mümkündür.
Bu nedenle roman bir tarih anlatısı olmaktan çok, parçalı bir hatırlama pratiğine dönüşür.
Soğuk Gözlem ile Duygusal Derinlik Arasında
Slimani’nin dili sert, mesafeli ve neredeyse klinik bir gözlem gücüne sahip. Duygusal yoğunluk hiçbir zaman melodrama dönüşmez. Bu mesafe özellikle doğum sahnelerinde, beden ve acı anlatılarında hissedilir: doğum idealize edilmez; kan, yorgunluk ve korku görünür kılınır.
Bu yaklaşım üç önemli sonuç doğurur: Kadın deneyimi romantize edilmez, maddi gerçekliğiyle sunulur. Tarih büyük olaylardan değil, gündelik beden deneyimlerinden okunur. Okur karakterlere yakınlaşırken aynı zamanda onları soğukkanlı biçimde analiz eder.
Şehir ve Modernleşme: Kazablanka Bir Karaktere Dönüşüyor
Romanın en dikkat çekici başarılarından biri mekân kullanımıdır. Kazablanka ve Rabat yalnızca arka plan değildir; modernleşme sürecinin canlı organizmalarıdır. Kent büyürken birey küçülür. Mehdi’nin trafik, betonlaşma ve sosyal eşitsizlik üzerine düşünceleri, ülkenin dönüşümünü bir bireyin zihninden yansıtır.
Burada Slimani, postkolonyal roman geleneğiyle güçlü bir bağ kurar: şehir aynı anda umut ve tehdit taşır.
Sessiz Ama Israrlı…
Roman açık sloganlar üretmez fakat kadın karakterlerin yaşam güzergâhı başlı başına politik bir eleştiridir. Mathilde’den Ayşe’ye, ardından Mia’ya uzanan çizgi, kadınların farklı dönemlerde nasıl farklı biçimlerde sınırlandığını gösterir. Bu bağlamda roman, bedenin tarihsel bir arşiv olduğu fikrini güçlendirir.
Ateşi Yanımda Götüreceğim, geçmişin külleriyle yaşayan bir kuşağın romanı. Slimani, sömürge sonrası dünyada kimliğin sabit bir yere değil, sürekli bir hareket hâline karşılık geldiğini gösteriyor. Romanın en güçlü cümlesi belki de örtük olarak şunu söyler: geri dönüş yoktur, yalnızca taşıma vardır.
Bu nedenle kitap, bir final değil; hafızanın devam eden bir yangınıdır.
Erhan Yılmaz
