Hiç Kimsenin Kızı
Virginia Roberts Giuffre
Çevirmen: Hasan Erel
Kırmızı Kedi
2026
Sessizlikten Tanıklığa: Epstein Skandalı’nın Görünmeyen Yüzü

Virginia Roberts Giuffre’nin Hiç Kimsenin Kızı adlı anı kitabı, yalnızca bir bireyin hayatta kalma hikâyesi değildir; patriyarkal şiddetin kişisel yaşamları nasıl biçimlendirdiğini, sessizliği nasıl bir yönetim tekniğine dönüştürdüğünü ve kadınların kendi hikâyelerini yeniden kurma çabasını görünür kılan güçlü bir politik metindir. Kitap daha ithaf sayfasında “hayatta kalan kız kardeşlere” seslenerek bireysel anlatıyı kolektif bir dayanışma alanına taşır. 

SESSİZLİKTEN SÖZE: FEMİNİST TANIKLIĞIN DOĞUŞU

Anlatının en kritik dönüşüm noktası, yazarın kendi sesiyle kurduğu ilişkidir. Giuffre’nin “Bir zamanlar sessizdim ama şimdi sesimi buldum” ifadesi, feminist teori içinde sıkça tartışılan “konuşma hakkı” meselesini doğrudan çağrıştırır. 

Kadınların ve özellikle cinsel şiddet mağdurlarının sesinin tarihsel olarak bastırılması, patriyarkanın temel mekanizmalarından biridir. Bu kitap, suskunluğun kırılışını yalnızca psikolojik bir iyileşme değil, politik bir eylem olarak sunar. Burada anlatmak, bir itiraf olmanın dışında; erkek iktidara karşı tanıklık üretmektir.

Feminist okuma açısından önemli olan şudur: Giuffre yalnızca “olanları” anlatmaz; anlatının kontrolünü ele geçirir. Böylece mağdur olmaktan özne olmaya geçer.

Kitapta şiddet bireysel sapkınlıkların sonucuymuş gibi değil, sistematik bir yapı olarak ortaya çıkar. Yazar, istismarın çoğu zaman “sevgiyi” veya “korumayı” vaat eden kişiler tarafından başladığını söyler. 

Bu vurgu, feminist kuramın temel tezlerinden biriyle örtüşür: şiddet çoğu zaman yabancıdan değil, yakın ilişkilerden ve kurumların içinden gelir. Aile, bakım mekanizmaları, rehabilitasyon kurumları, hukuk sistemi -hepsi kitapta farklı biçimlerde sorgulanır.

Bu nedenle Hiç Kimsenin Kızı, yalnızca bir suç hikâyesi değildir; patriyarkanın gündelik hayata nasıl sızdığının bir anatomisidir. Kadın bedeni burada bireysel bir varlık olmaktan çıkar; ekonomik, cinsel ve sosyal bir dolaşım nesnesi hâline gelir.

TRAVMA ANLATISININ POLİTİKLEŞTİRİLMESİ

Kitapta travma yalnızca geçmişin bir izi değil, bugünü belirleyen canlı bir güçtür. Yazar, yaşadığı deneyimleri anlatırken “iyileşmenin doğrusal olmadığını” açıkça gösterir. 

Feminist psikoloji açısından bu önemli bir kırılmadır: toplumun mağdurlardan beklediği “güçlü olma” anlatısı burada sorgulanır. Giuffre’nin kırılganlığını saklamaması, güç kavramını yeniden tanımlar. Güç, acıyı inkâr etmek değil, onu görünür kılabilmektir.

Bu noktada kitap, klasik “kurban → kahraman” lineer anlatısını bozarak daha gerçekçi bir iyileşme süreci sunar: tekrar düşmek, geriye gitmek, tetiklenmek ve yine de yürümek.

BEDEN POLİTİKASI: KADIN BEDENİNİN DENETİMİ

Feminist bir okuma için kitabın en çarpıcı yönlerinden biri, bedenin sürekli denetim altında oluşudur. Genç bir kız olarak maruz kaldığı bakışlar, kıyafet seçimleri, erkeklerin onu adlandırma biçimleri -hepsi bedenin nasıl toplumsal bir müzakere alanı hâline geldiğini gösterir.

Burada Simone de Beauvoir’ın “kadın doğulmaz, kadın olunur” cümlesini hatırlatan bir süreç işler: Giuffre’nin kimliği kendi seçimiyle değil, başkalarının ona yüklediği rollerle kurulur. Kitabın başlığındaki “Hiç Kimsenin Kızı” ifadesi de tam olarak buna karşı bir reddiyedir -sahiplenilmeyi değil, öz-belirlenimi seçer.

HUKUK VE ADALET: FEMİNİST MÜCADELENİN KAMUSAL YÜZÜ

Metin yalnızca kişisel acılarla sınırlı kalmaz; hukuk sisteminin mağdurları nasıl sınırladığına da odaklanır. Zamanaşımı yasalarına karşı verilen mücadele kitabın önemli politik damarlarından biridir. 

Bu bölüm, feminist hareketin son on yıllardaki dönüşümünü yansıtır: bireysel iyileşme kadar yapısal değişim talebi. Giuffre’nin mücadeleyi yasa değişikliklerine bağlaması, #MeToo sonrası feminist politikanın kolektif yönünü temsil eder.

ANLATININ GÜCÜ: “HAYATTA KALAN” KİMLİĞİ

Kitabın dili, mağduriyetin pasifliğini reddeder. Yazar kendisini “savaşçı” olarak tanımlar.  Bu ifade, feminist literatürde “survivor narrative” olarak adlandırılan anlatı formuna denk düşer: acıyı romantize etmeden, ama öznenin ajansını geri vererek anlatmak.

Özellikle kitabın başka hayatta kalanlara umut olma amacı taşıması, anlatıyı kolektif bir feminist dayanışma pratiğine dönüştürür. 

TANIKLIĞIN SINIRLARI

Kitapta tartışılabilecek bir nokta da şudur: anlatı zaman zaman bireysel kahramanlığa yaslanır ve yapısal eşitsizliklerin sınıf, ırk ve küresel güç ilişkileriyle kesişimini sınırlı işler. Bununla birlikte bu eksiklik, eserin temel gücünü gölgelemiyor; çünkü metin esas olarak tanıklık üzerinden politik etki yaratmayı amaçlıyor.

Bu kitap, kadınların hikâyelerini anlatmasının neden hâlâ radikal bir eylem olduğunu hatırlatıyor. Çünkü anlatmak, sadece geçmişi kayda geçirmek değildir; geleceği yeniden kurmaktır.

Gül Turna

tr_TRTurkish