Akşam, 2 Mayıs 1340/1924, Cuma, s. 1-2
Refet Paşa’nın gazetemize beyanatı

Refet Paşa bugün İstanbul mebusluğundan istifa etti!

                    Ferit Bey’in telgrafı Damat hükümetinin resmî tebliği idi

Refet Paşa gazetelerde neşrolunan iki metinden birinin doğru olduğunu ve parola değil, İngilizleri karaya ihraç ettiren Damat Paşa Kabinesi’nin tebliği olduğunu söylemiştir – Samsun vesikası meselesini meydana çıkaran o zaman Samsun Mutasarrıfı olan Hamit Bey’dir – Vesikanın gazetelerde intişarı üzerine Ferit Bey’in Refet Paşa’ya gönderdiği hususî telgraf – Refet Paşa bu münasebetle Anadolu hareketinin menşelerinden ve Ferit Bey’in o zamanki vaziyetinden bahsediyor – Refet Paşa mebusluktan istifa ederek bi’l-fiil hayat-ı siyasiyeden çekilmekle beraber, bundan sonraki meşgalesinin, Gazi Paşa Hazretleri’nin o zamanki rüfekasını mevki-i iktidara getirmeye matuf olacağını beyan ediyor.

Bundan iki ay kadar evvel, bir gece, Himaye-i Etfal’in o meşhur balosunda, gürültülü, uyanık bir fokstrotla baygın bir tango havası arasında, Refet Paşa Hazretleri’ne tesadüf etmiş, şuradan buradan, danstan, tiyatrodan ve bu münasebetle müşarünileyhin İstanbul’da geçirdikleri eğlenceli istirahat hayatından bahsettikten sonra, bu hayatın bir hatırası olmak üzere, sivil bir resimlerini rica etmiştim. O zaman devlethanelerine hiç uğramamaklığımı cesaretsizliğime hamleden Paşa Hazretleri bu münasebetle, herhangi bir gün öğle yemeği için kendilerini rahatsız edebileceğimi ve yeni hayatlarının bir timsali olarak gazeteye derç etmek istediğim resimlerini de o gün vereceklerini vaat ettiler. Bu davetten Akşam’ın da istifade edebileceği münasip bir fırsata intizar etmekteydim.

Dahiliye Vekili Ferit Bey’in vesikası münasebetiyle Refet Paşa’nın gazete sütunlarında sık sık mevzu-ı bahs edildiğini ve kendisiyle görüşmenin hemen hemen gayr-ı mümkün hadise suretinde gösterildiğini görünce dün sabah telefonla saat on buçukta devlethanelerine müracaat ettim. Refet Paşa’nın uyumakta olduğunu haber verdiler. Bir saat sonra ikinci defa telefon ettiğimiz zaman ise “uyandı, dışarı çıktı, ne zaman geleceğini bilmiyoruz!” diye atlatmak istediler. İsmimi verdim ve biraz da nezaketsizce Paşa’nın evvelce beni yemeğe çağırdığını, günün intihabını kendime bıraktığını ve binaen-aleyh şimdi evlerinde bulamayışımdan dolayı hayrette kaldığımı söyledim. Saat birde Refet Paşa adamları vasıtasıyla matbaaya telefon ederek görüşmek üzere intizarda olduklarını bildirmek lütfunu gösterdiler.

Refet Paşa’nın ikamet ettiği mükellef Şişli Palas Apartmanı’ndan içeri girince saat birdi. Genç bir zat beni hakikaten çok zengin bir salona isal etti. Caddeye bakan bu geniş salonun zemini en kıymetli ve güzel nakışlı İran ve Anadolu seccadeleriyle bir bahçe gibiydi. Salonun nihayetinde üzeri yumuşak yastıklarla dolu bir sedir insanın tembellik ve istirahat hislerini tahrik etmekteydi. Bu sedirin önünde, bir de, Refet Paşa’nın mücadele-i milliye esnasında, çeteleri tenkil ettiği, Anadolu isyanlarıyla mücadelede bulunduğu, eşkıya karargahlarını bastığı zamanlara ait, büyük bir kıymet-i tarihiyeyi haiz tüfekler, kılıçlar, bıçaklar, bayraklar ve sair eşya nazarı okşamaktaydı. Salonun beyaz boyalı geniş kapıları arasında duran büyük, güzel bir vitrin içinde ise, İstanbul’a çıktığı zamanki o muazzam tezahürat arasında Refet Paşa’ya halkın, mekteplerin, muhtelif müesseselerin verdikleri kıymetli hediyeler, altın tabakalar, kehribar ağızlıklar, saatler, kalemler, türlü türlü nadide işler, Babıali’de oturduğu zaman tarihî olduğu için alıp evine götürdüğü meşhur tarihî hokka, yüzük, iğne, rozet gibi daha birçok giran-baha eşyalar, atlas ve kadife mahfazalar içinde, insana zengin bir düğün odasına sıralanan hediyeleri hatırlatmaktaydı.

Paşa Hazretleri, kolunun altında maroken bir cilbend, arkalarında gri ve iyi bir terziden çıktığı kupundan belli güzel bir elbise, yumuşak bir yaka, vişne çürüğü ve lacivert karışık, biraz mühmel bağlanmış bir boyunbağı, boyunbağının üzerinde iri bir inci tanesi, baş açık, ak saçları gayet iyi taranmış, hakikaten zarif bir kıyafetle içeri girdiler. Peşinde koşan gazeteciler arasında bir hüsn-i tali eseri olarak kendileriyle görüşmek fırsatını daha evvelden temin etmiş oldukları için müteşekkir olduğumu söyledim. Biraz sonra Ferit Bey meselesinden bahis açarak vaziyeti tenvir etmelerini rica ettim. Evvela biraz bizim gazeteden, hükümetçilik ettiğimizden bahsettiler ve buna müteferri meseleler üzerinde söz söylediler. Ben, alelade bir gazete muhabiri gibi görüşmek istediğimi, muayyen bir vaziyeti tespit için söyleyeceklerini ve nokta-i nazarlarını, olduğu gibi, bir fotoğraf objektifi sadakatiyle nakledeceğimi ve meseleyi münakaşa etmek istemediğimi söyledim. Cilbendi açtılar. Vesikalarla beraber Ferit Bey’den aldıkları hususî bir telgrafı okudular. Bu telgrafta Ferit Bey, “Refet Paşa ile mücadele-i milliye esnasındaki muhaveratının tahrif edildiğini, kendisinin İngiliz casusluğu ile itham edildiğini ve binaen-aleyh vaziyeti tenvir etmesini arkadaşlığından ve kardeşliğinden beklediğini” söylemekteydi. Bu münasebetle bahse intikal edildi. Paşa, hizmetçisine “kâğıt getir!” dedi, kâğıt geldi. Kâh dolaşarak, kâh oturarak, bazen gayet vahim bir ciddiyet, bazen mütebessim, “Gazetecilere son sözlerim” ismini verdiği beyanatına başladı. Bir kâtip gibi not ettim. İşte, ne bir harf eksilterek ne bir harf ilave ederek, noktalarına ve virgüllerine kadar, bu beyanatı olduğu gibi nakletmekteyim:

Mukaddime

“Gazetelerin Ferit Bey hakkında yazdıkları birçok şeyler arasında, Samsun’da Üçüncü Kolordu Kumandanı sıfatıyla bulunduğum sıralarda bana yazdığı bir telgrafın da mevzu-ı bahs edildiğini gördüm. Bu, birkaç günden beri devam edip gidiyor. Gazetenizin ve İleri gazetesinin iki gün evvelki başmakaleleri de başka başka tarzlarda, bu meseleyi beni daha ziyade alakadar edecek surette mevzu-ı bahs ettiler. Diğer taraftan buna ait olmak üzere Ferit Bey’den de hususî bir telgraf aldım. Bunların hepsine rağmen yevmî siyasetten hariç kalmak, bu meseleye hiçbir suretle karışmamak istiyordum. Gazetelerin muhtelif müracaatlarına muhatap olmak imkânını ortadan kaldırmak yegâne yapılacak şeydi. Fakat neşriyatın arkası kesilmedi ve ilelebet de gazete muhabirleriyle temas etmemeyi temin etmek bi’t-tabii mümkün değildir. Bana yazılan telgraf hakkında iki metin neşrolundu. Efkâr daha karıştı.

Dün akşam bana tesadüf eden İkdam gazetesi muhbiri, bugün, gazetesinde bazı şeyler neşretti. Ferit Bey için, “O yapıştığı yerden kolay kolay çıkmaz” dediğini bana atfen yazdı. Günün dedikodusundan kaçtığıma nazaran böyle bir cümle sarf etmediğimi söylemeyi bile zait görüyorum. Bu vaziyet karşısında, susmak söylemekten daha müşkül oldu. Azmime, kararıma rağmen günün siyasetine, dedikodusuna karışmamak imkânını bulamadım. Düşündüm ve karar verdim. Vaziyeti etraflıca teşrih etmek için biraz uzunca söyleyeceğim. Evvela Ferit Bey’in telgrafından ve sonra da Akşam ve İleri’nin zikrettiğim başmakalelerinden bahsedeceğim:

Telgrafın iki metni

Ferit Bey’in bana yazdığı telgraf metni olarak Tanin’de ve Vatan’da birer sureti neşrolundu. Bunlardan Vatan’da neşrolunan suret tamamen aslına mutabıktır. Tanin’de neşrolunan suretteki daha ağır kelime ve cümleleri havî telgraf doğru değildir ve Ferit Bey’den ne resmî, ne hususî bir surette bu cümleleri havî bir telgraf bana yazılmamıştır.

Vatan’daki metin İstanbul’da sadâret telgrafhanesinden Samsun’a yazılmış ve oradan bana telgrafla tebliğ olunmuştur. Aynı zamanda telgrafname sureti Samsun’dan Trabzon tarikiyle o zaman Erzurum’da bulunan arkadaşlara da telgrafla bildirilmekteydi. Resmen yazılan bu telgrafın bi’t-tabii Üçüncü Kolordu dosyalarında sureti bulunduğu gibi, o zaman Samsun’da bulunan ve telefonla bana telgrafın tebliğine tavassut eden Mutasarrıf Hamit Bey’in nezdinde, Trabzon Kumandanlığı’nda, Erzurum’da suretleri veyahut hülasaları bi’t-tabii mevcuttur.

Ferit Bey’in tekzibi

Evvel emirde gazetelerdeki neşriyatın menbaını anlayamamıştım. Ferit Bey’den bu defa aldığım hususî telgrafta “Trabzon’da bulunan Hamit Bey’in bu meseleyi meydana attığı” bildiriliyor. Rüştü Paşa da sabıkan Trabzon Vali ve Kumandanı bulunduğu için malumatını oradaki zaman-ı memuriyetine istinat ettiriyor. Yalnız Rüştü Paşa’nın gazetelere verdiği metin aslının tamamen aynı olmadığı için bunun ancak o zaman Trabzon telgrafhanesince kendisine verilen veya hafızasında kalan bir hülasa olduğuna hükmetmek lâzım gelmektedir. Ferit Bey’in Anadolu Ajansı’yla neşredilen tekzibinde, aramızdaki bazı hususî muhaveratın su-i tefsir ve tevil edilmiş olması lâzım geldiğini söylediğini gazetelerde gördüm. Ferit Bey’in bu tarz beyanı metnin Vatan’da neşrinden evveldi. O zaman gazetelerde Ferit Bey’e atfen ağır cümleler mevzu-ı bahsolmaktaydı. Böyle bir şey yazmadığından emin olan Ferit Bey ise herhangi bir muhaberenin tevil edilmiş olduğunu zannederek bunu söylemiş olsa gerektir. Yoksa neşrolunan metin heyet-i vekile namına yazılan bir tebliğdir.

Millî hareketin başlangıcında

Bu noktaya gelince daha eski zamana ait bazı izahatta bulunmak zarureti hasıl oluyor. Harb-i Umumî’yi takip eden Mütareke günlerinde ben İstanbul’da Umum Jandarma Kumandanı idim. Müstevlilerin maksadı ne olduğunu ve o zamanki Babıali hükümetlerinin bizi nereye götürmekte olduklarını kolaylıkla anladım. Asayişi ihlal edecek herhangi bir vakanın zuhuru memleketi işgal etmek için müstevlilere bir sebep teşkil etmeye kâfi idi. Fakat esasen memleketi işgal ve taksim fikirleri sarahatle görülüyordu. Bir taraftan hemen kâmilen mahvolan jandarmayı yeniden teşkile çalışıyordum, diğer taraftan da yeni ve büyük bir mukavemetin esaslarını hazırlamak için muhtelif çarelere başvuruyordum. Bu suretle İstanbul’da yekdiğeriyle doğrudan doğruya teması olmayan ve fakat birbirinden az çok haberdar olan muhtelif teşekküller için çalıştım. Gariptir ki bugün birbirleriyle kavga eden Ferit ve Hamit Beyler’den her biri bu muhtelif teşekküllerden birine mensup idiler. Binaen-aleyh kendilerine karşı birçok hatıralarım olan ve yekdiğerinin harekâtından pek çok malumattar bulunan bu zevatın münakaşalarında söz söylemek gibi bir vazife karşısında bulunuyorum. Bunun için düşündüklerimi ve kanaatimi olduğu gibi izah etmek bir kat daha zarurî oluyor. Bu meyanda Reis-i cumhur Gazi Paşa Hazretleri’nden de kemal-i hürmetle bahsedeceğim. Müsaadelerine müracaat etmeden kendilerinden bahsedişimi mazur görmelerini rica ederim. Bana bu cüreti veren, vaziyetin zaruretidir.

Gazi Paşa Hazretleri’yle Anadolu’ya geçmek ve orada bir mukavemet tesis etmek kararını vermiştik. Bunun suret-i tatbikini düşünüyorduk. O günlerde Ferit Paşa ve Mehmet Ali Bey, Gazi Paşa Hazretleri’ne bütün bütün başka bir fikirle Anadolu’daki müfettişliği teklif ettiler.

Ferit Bey’e valilik teklifi

335 senesi mayısının 15inci günü Yunanlılar İzmir’i işgal etmişler, vazifesi hakkında son talimatı almak üzere o gün Babıali’ye giden Mustafa Kemal Paşa, İzmir’in işgalinden haberdar olmuş; davetleri üzerine o gün akşam üzeri Harbiye Nezareti’nde kendilerine mülaki oldum. Teklifleri üzerine ben de Sivas’taki kolordunun kumandasını der-uhde ederek ertesi günü hareket kararını verdik ve Damat Ferit Kabinesi o sırada vaziyeti müşkülleşen Adana Valiliği’ne Ferit Bey’in tayinini düşünüyordu. Ferit Bey İstanbul’da kalarak siyaseten çalışmak veya Adana’ya gitmek şıklarında müteredditti. Adana’ya gitmesi daha muvafık olacağını söyledim. Ben Sivas’ta kolordu kumandanı bulunacaktım, o da Adana’da vali olacaktı ve beraber çalışacaktık. Hareket edeceğimiz gün sabık Sivas Mebusu Vasıf Bey bizi teşyi etmek üzere gelmişti. O zaman Vasıf Bey İstanbul’da evvelce mevzu-ı bahs ettiğim muhtelif teşekküllerden birinin yine yukarıda ismi geçen Hamit Bey ve Bahattin Sait Bey’le esasını teşkil ediyordu. Vasıf Bey’e Ferit Bey’in Adana Valiliği’ni kabul ettiğini anlattım ve Ferit Bey’le aramızda hususî kuryelerle Sivas ve Adana arasında vaki olacak haberleşmelerde bir yanlışlığa ve casusluğa meydan kalmamak için “yıldırım” ve “demirlenk” kelimelerini mütekabilen parola makamında kullanılacağını söyledim ve bunu Ferit Bey’e tebliğ etmesini Vasıf Bey’den rica ettim. Binaen-aleyh Ferit Bey, telgraf suretinin neşrinden evvel vuku bulan beyanatında, paroladan bahsetmekle zannedersem bunu ima etmek istemiştir. Dediğim gibi biz Anadolu’ya hareket ettiğimiz zaman Ferit Bey’i Adana’ya gelmek üzere İstanbul’da bırakmıştık. Fakat biraz evvel de bahsettiğim veçhile Ferid Bey Anadolu’ya gelmek veya İstanbul’da kalıp siyaseten çalışmak hususlarında müteredditti. Biz gittikten sonra İstanbul’da kalmak ve çalışmak cihetini tercih etmiş olacak ki Adana’ya gelmedi.

Ferit Bey’in kanaatleri

Biraz sonra Ferit Bey’in İstanbul’da Damat Ferit’in Nafıa Vekâleti’ni kabul ettiğini öğrendik. Bu beni mütehayyir etmedi. Çünkü alelade bir içtihat meselesi telakkî ettim. Zaten ne olacağını kimse bilmiyor, ne yapılacağı hakkında muayyen kararları, fikirleri olanlar da birkaç kişiye inhisar ediyordu. Malum olduğu üzere o vakit muhtelif fikirler ve muhakemeler vardı. Anlaşmalar, dikleşmeler, siyaset-i aliye takibi suretiyle felaket-i milliyeyi tashihe çalışmalar, Avrupa, Amerika mandaları ileriye sürülüyordu. Fakat bu fikirleri takip edenler, memleketin fenalığı için değil, ancak başka çıkar yol göremediklerinden bu yollara düşmüşlerdi. Bunların haricinde kalan ve bizim tuttuğumuz yolu tutan birkaç kişi için o zaman kullanılan en hafif tabirler ise hırs ve ikbal düşkünlüğü, maceraperestlik ve sergüzeştcilik idi. Hayatımda daima münsif olmak istedim ve yine kemal-i insaf ile söylüyorum ki Ferit Bey’in Adana’ya gelmekten sarf-ı nazar ederek Damat Ferit Kabinesi’ne girmesinde hiçbir su-i niyet görmedim ve görmeyeceğim. Ferit Bey’i iktidar mevkii cezbetmiş olabilir. Fakat bu başka, su-i niyet büsbütün başkadır. Yalnız bî-taraf olmak için şunu da ilave etmek mecburiyetindeyim ki Ferit Bey’in Damat Ferit Kabinesi’ne duhulünü biz iş olduktan sonra haber aldık.

Telgraf ne zaman geldi?

Gazi Paşa ile Samsun’a çıktık. Samsun’da İngiliz kuvvetleri vardı. Ve bizim Samsun’daki askerî vaziyetimiz çok fena bir halde bulunuyordu. Bu vaziyeti tashih etmek üzere ben Samsun’da kalmak mecburiyetindeydim. Fakat bu andan itibaren bizim alemdarımız olan Mustafa Kemal Paşa’nın her türlü tehlikeden masun kalması için derhal dahile hareketleri lazımdı; bunu rica ettim. Kabul buyurdular. Pek az sonra Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Anadolu’da ne yapacaklarını İngilizler ve İstanbul’daki hükümet anladı.

Gazi Paşa’yı İstanbul’a davet ettiler. Bi’t-tabii gitmedi. Samsun’a çıktığımızdan tahminen yirmi gün sonra Amasya’da, karanlık bir odada, başımızda Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, Ankara’dan gelen Ali Fuat Paşa ve Rauf Bey’le ne yapacağımızı konuştuk ve karar verdik. Kâzım Karabekir Paşa’yla şifreli muhaberelerle tevhid-i amal edilmişti. O gece beş kişinin birleşen fikir ve kararları bir protokol halinde imza edildi. Ertesi gün herkes işinin başına gitmişti. Gazi Paşa Erzurum’a gitmiş, orada kongreyi toplamaya çalışıyordu.

Temmuzun 4üncü günü, Vahdettin’in ya cülus veyahut veladet günü idi, Samsun’daki İngiliz askerlerine ilaveten Batum’dan naklolunan yeni bir İngiliz taburunun Samsun’a çıkarıldığını haber aldım. Zaten buna dair evvelce bazı malumatlar elde ediyordum. İngilizler Samsun’dan Fransızlar Adana’dan ilerleyerek Sivas’da birleşecekler ve yerleşecekler, Anadolu’yu ikiye ayıracaklar, biraz da bizim hatamız yüzünden vaktinden evvel haberdar oldukları yeni mukavemet fikirlerini imha edeceklerdi. Samsun’da mutasarrıf, şimdi Trabzon’da bulunan Hamit Bey, fırka kumandan vekili, şimdi Fatih Ahz-ı Asker Kalemi Reisi bulunan Miralay İsmail Hakkı Bey’di. Derhal Samsun’u tahliye etmelerini, aksi halde şehrin asayişinden hiçbir mesuliyet der-uhde etmemek üzere hükümet ve askeriyenin Samsun’u terk edeceğini, ileriye yürümek veyahut yeni asker ihraç etmek teşebbüsünde bulundukları takdirde silahla mukavemet edileceğini, kolordu kumandanı sıfatıyla benim namıma bir ültimatom şeklinde İngiliz kumandanına tebliğ etmelerini Samsun’da mutasarrıfa ve kumandana bildirdim. Adem-i mukavemet hakkında Ferit Bey’in bana yazdığı telgrafı bugün tahtie ettiği bildirilen Hamit Bey, tamamen bî-taraf olmak için söylemek mecburiyetindeyim ki, ültimatomu İngilizlere tebliğde tereddüt etti. Kumandan İsmail Hakkı Bey ise vazifesini yaptı. İngilizler mutavaat etmediler. Kumandan İsmail Hakkı Bey aldığı emir mucibince yaveri ve bir avuç adamla Samsun’un beş kilometre cenubundaki bir tepeye çekildi. O vakit ben de yaverim ve emir neferimle yetiştim. Vaziyetimiz çok müşküldü.  İzah etmenin şimdi bile zamanı geldiğine kani değilim. Yalnız İsmail Hakkı Bey’in ismini ve orada hazır bulunan birkaç zabitle birkaç neferin hatıralarını hürmetle yad edeceğim.

İhraç hareketinin amilleri

İngilizler inat etti, biz inat ettik. İstanbul Hükümeti işe karıştı, o da inat etti, fakat nihayet bizim inadımız galip geldi. İngilizler yeni asker ihracından sarf-ı nazar ettiler. Yeni çıkardıkları kıtayı Samsun’da evvelden mevcut olan İngiliz kıtasını değiştirmek için getirdiklerini söylediler ve eski kıtayı alıp gittiler. 15 Mayıs 335 İzmir’de oynanan büyük facianın ikinci perdesi Samsun’da oynanmak istenilmişti. Bu felaketi görmekten Türk milleti masun kaldı. Bu bapta aldığımız mütemmim malumat ihraç hareketinin Vahdettin ve zîrinin muvafakatiyle olduğunu bize gösterdi.

 Bu esnada İngiliz askeri Samsun’da ve ben de Samsun’un beş kilometre cenubunda bulunduğum sırada, Heyet-i Vükela namına beni Samsun telgrafhanesine çağırdılar. Tabii İngilizlerin eline kendi ayaklarımla gidecek değildim. Telgraf hattından istifade ederek Samsun’la telefonla muhabere ediyordum. Bu kadar gürültüyü mucip olan telgraf işte o sırada makine başına gelen Ferit Bey tarafından telgrafla Samsun’a yazılmış, Samsun’da bulunan Mutasarrıf Hamit Bey tarafından da telefonla bana tebliğ olunmuş, aynı zamanda Trabzon tarikiyle de her tarafa yayılmıştı. Rüştü Paşa da bu suretle meseleyi öğrenmiştir.

Ferit Bey hakkında hüküm

Meseleyi tekmil bî-taraflığımla hülasa ettim. Bu baptaki hükmü de tekmil bî-taraflığımla vereceğim. Ferit Bey Adana’ya gelecekken İstanbul’da kalmış ve Damat Ferit Kabinesi’ne girmiştir. Ferit Bey Heyet-i Vükela’nın kararını resmen bana tebliğ etmiştir. Harbiye Nazırı dururken Ferit Bey’in bunu tebliğ etmesi aramızdaki münasebet sebebiyle daha itimat-bahş olacağını zannettikleri içindir. Benim kanaatime nazaran Ferit Bey bu telgrafında tamamen samimidir. Memleketin selametini orada görmüş ve aksinin mucib-i felaket olacağını zannetmiştir.

Refet Paşa kendini anlatıyor

Şimdi bu münasebetle biraz daha hususî bir tarzda bana taallük edecek şekilde yazılan başmakalelerden bahsedeceğim. Gazetenizin başmakalesinde eski vesikalardan bahsolunması doğru olmadığı ve bu tarzdaki yazılarla birçok büyüklerimizin yanlış hareketlerinin ortaya atılacağı ileri sürülüyor. Kendimi bu büyük zevat meyanında görmediğim ve şahsımı hiçbir suretle alakadar etmediği için bu fikri takdir ettiğimi söylemekte bir mahzur görmemekteyim. Memleketin hakikaten yalnız birinci derecede kıymetli değil, hatta az çok kıymeti olan insanlara pek ziyade ihtiyacı varken bugün ve yarını unutup bugün ve yarınla alakadar olmadıkça dünle uğraşmakta ne menfaat var? Başmakalenizde söylenildiği veçhile yalnız Ankara veya yalnız İstanbul’da değil, memleketin her bucağında, kim bilir ne kadar hatıralar, ne kadar vesikalar vardır! Fakat yine başmakalenin bir yerinde benim veya başka birinin böyle bir vesikası varsa bunu vaktiyle meydana çıkarmaması affedilmez bir şey olduğu yazılı. Bu çok kuvvetli bir karar. Ben Ferit Bey hakkında bu telgraf üzerine bugüne kadar hiçbir hüküm vermeyi düşünmedim. Ve bugün de bunun hesabını soran yine ben değilim. Binaen-aleyh bugüne kadar bu hesabı niçin sormadığım belki mevzu-ı bahsedilebilir. Fakat evvel emirde muhakemede daima münsif olmak istedim. İkincisi ve en mühimi. Memleketin geçirdiği çok elemli beş uzun sene her gün bir “dün”ün ferdasıydı. Binaen-aleyh her gün o güne ve ertesine münhasır olmadıkça düne ait hesapların suali günü değildi. Ne kadar çok büyük hataların amilleri olan çok sevdiğim arkadaşlarım var ki büyük ve mukaddes maksat uğrunda büyük büyük işler görerek düne ait hatalarını çoktan unutturmuşlardır. Benim nazarımda tarihte onların yegâne yeri tarihin şanlı sayfaları olacaktır. Elverir ki onlar bugünün ve yarının muzır insanları olmasınlar. Memleketin hemen her tarafında pek çok riya, pek çok fenalık yaşatan ve yaratan muzır mahluklar pek çok. Tarihin yarattığı ve yaşattığı yüksek isimlerden, memleketin efkâr-ı umumiye denilen büyük kuvvetinden başka, bu mazarratlı insanlara karşı elimizde ne var? Yoksa makale sahibi acaba Ferit Bey hakkındaki bugünkü cereyanı benim mi çıkardığımı zannediyor? İtimat edilmesini isterim ki benim memleket için huzur ve sükundan başka istediğim hiçbir şey yoktur ve onun içindir ki günün siyasetini, yevmî dedikoduyu çok ızdıraplı ve gayr-i kabil-i tahammül buluyorum. İleri gazetesindeki başmakalede ise Ferit Bey’in kabinede kalması Rauf Bey’in ve Refet Paşa ve şürekasının menfaati iktizasından olduğu yazılı. Hakikaten çok elemli bir şey. Ferit Bey’e hücum edenler, Ferit Bey’i yuvarlamak için, Ferit Bey’e müzahir olanlar, Ferit Bey’i tutmak için Refet Paşa’dan bahsederse Refet Paşa’nın bu işe karıştırılmasının mantıksızlığı meydana çıkmaz mı? Refet Paşa Rauf Bey’in de dahil olduğu bir tek şirket-i siyasiyede yer almıştır. Fakat bu şirketin unvanı Rauf ve Refet Paşa ve şürekası değildir. Ben bu şirketten yukarıda bahsettim. Bu şirket 335 senesi haziranında Amasya’nın bir karanlık odasında protokolünü imza etti. Buna bir unvan vermek lazım gelirse “Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları” unvanı verilmelidir. İleri gazetesindeki başmakale, hakayık-ı ahvale vakıf olanların bu şirketin res-i kâra gelmesini çok tehlikeli bunun memleket dahilinde bir infilâkla tev’em olduğu kanaatinde bulunduklarını söylüyor. Bu heyet-i siyasiyenin Rauf Bey ve şürekası değil, Mustafa Kemal ve arkadaşları olduğunu söylediğine nazaran, İleri’nin bu yazılarda çok hakkı var. Fakat bunu İleri gazetesi yazmamalıydı. Kendisiyle bir mülakatımda Suphi Nuri Bey Mustafa Kemal Paşa’nın eski arkadaşlarıyla beraber çalışmasının memlekete çok hayırlı olacağını bana söylemişti ve yine Suphi Nuri Bey bu heyetin iş başına gelmesinin kimler ve ne gibiler için çok tehlike ve bir infilakla tev’em olduğunu pek güzel bilir ve kendisiyle konuşmuştum. Gözlerimden yaralı ve iki gözüm kapalı olarak yattığım zaman kimin gelip İleri gazetesinde bana karşı az çok imalı bir tarzda intişar eden ilk makaleyi ve kimin namına neşrettirdiğini pek yakın bir zamanda birbirimize söylediğimizi Suphi Nuri Bey unutmamıştır. Makalenin yazılmasını Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin arzu ettiğini gazete idaresine gelip söylemişler. Ben Reis-i cumhur Paşa Hazretleri’ni bu gibi fikirlerden tamamen tenzih ederim. Nasıl ki bu makaleyi yazdıran zat aynı günde bir müessese-i maliye hakkında da aynı gazeteye bir fıkra derç ettirmiş ve üç gün sonra tekzip ederek hem gazeteyi müşkül vaziyette bırakmış, hem de maksadının ne olduğunu göstermiştir. Ferit Bey’in kabinede bulunması suretiyle kabinenin duçar olacağı müşkülattan benim istifade edeceğim yine İleri’de iddia ediliyor. Eski arkadaşım ve muhterem Başvekilimiz, müsaade ve muvafakatlerini almadan kendilerinden bahsetmek mecburiyetinde kaldığım için beni mazur görsünler, fakat ben İstanbul’un tarz-ı idaresinin bir gün gelip kabineyi müşkül vaziyete sokacağını o zaman Harbiye Vekili sıfatıyla ilk Lozan Konferansı’ndan avdet eden İsmet Paşa Hazretleri’ne hususî bir şekilde söylediğim gibi son defa Ankara’ya gittiğim ve hasta bulunduğum zaman beni ziyarete gelen müşarünileyhe biraz daha tafsilatla anlattım. Her vakit olduğu gibi bunda da yegâne emelim memleketin huzur ve sükunu ve yeni tarz-ı idarenin temin-i muvaffakiyetiydi. Ben memleketin son vaziyetlerinde tarih, hatıra itibariyle olduğu kadar şahsî mevcudiyetimle de alakadarım. Yeni idarenin selamet ve muvaffakiyeti benim için hem şeref, hem de selamet meselesidir. Fakat hükümet meselesi, İleri gazetesine ilk tarizkâr makaleyi yazdıran zat gibi bazıları için menfaat meselesi oluyor. 335 senesi haziranında imzalanan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları birliği manen eski kuvvetini tamamen muhafaza etmekle beraber maddeten ihtimal ki eski halde değildir. Bu her tarafta söyleniyor.

Yalnız tatbikatta ihtilaf

Fakat şunu evvela gayet açık olarak söyleyeyim ki fikir itibariyle bugün bunlar arasında hiçbir ayrılık ve açıklık yoktur. Bu zevat icra vaziyet ve vazifesinde bulundukları zaman aralarında tatbikatın şekli itibariyle nokta-i nazar farkları olmuştur. Mesela ilk günden itibaren Mustafa Kemal Paşa Hazretleri memleketten düşmanın tard ve defi ile beraber aynı zamanda bugünkü inkılabı intaç etmeyi düşünmüş, takip etmiş ve bunun için muhtelif yollar aramıştır. Bunun karşısında ben tekmil kuvveti düşmanın tard ve tebidinde teksif etmekliğimizi ve düşmanı kovduktan sonra vaziyete tamamen hâkim olarak hainlerin ve fena idare edenlerin hakkından gelebileceğimizi ve istediğimiz inkılabı yapabileceğimizi düşündüm. Kimin haklı olduğunu bugün düşünmekte bile bir fayda yoktur. Sakarya muharebesini takip eden günlerin birinde Meclis’in icra işinde bulunanlara karşı tarizkâr bulunduğu bir günde kabine sistemini ve erkân-ı harbiye reisinin heyet-i vekileden hariç kalması lüzumunu serd ve müdafaa ettim. Bunun aksi terviç edildi. Ben fikrimde çok ileri gitmiştim, Müdafaa-i Milliye Vekaleti’nden çekildim. O gün istifamı icap ettiren sistemi bilahare Gazi Paşa Hazretleri terviç ettiler ve kabul ettirmeye de muvaffak oldular. Bu eski hikâyeyi düşünmekte ne menfaat var? Fakat hayır, iş öyle değil, orta yerde birtakım insanlar var ki bunlar her devrede iş başında bulunan ve birbirini tutup sevmesi lazım gelen insanların ancak aralarını açmakla kendilerine mevki ve menfaat temin edebilirler. İşte Mustafa Kemal Paşa’nın ve arkadaşlarının mahza tatbikat hususunda hadis olan nokta-i nazar farklarından istifade ederek aralarını açmak ve kendilerini elzem birer şahsiyet şeklinde göstermek fikrini daima takip ettikleri gibi hala da bugün aynı tarz-ı tefekkürlerin eserlerini görüyorum. Hakkımda İlerigazetesinde yazılan ilk tarizkâr makalenin intişar ettiği gün ben iki gözü bağlı yatıyordum ve haftada birkaç defa gerek Gazi Paşa Hazretleri’nden, gerek oradaki arkadaşlarımdan hal ve hatır soran telgraflar alıyordum. Tam o sırada tarizkâr makale intişar etti ve bunun Ankara’daki arkadaşlarım tarafından yazdırıldığı bana kadar isma edildi. Bunun en katî tekzibi arkadaşlarımın telgraflarıydı.

İş başına kim gelmeli?

Fakat senelerden beri olduğu gibi o sırada bu gibi zevat aynı usulde devam ettiler. Bunun neticesi İttihat ve Terakki hükümetlerinin son devirdeki vaziyetidir. Harb-i Umumî’nin nihayetindeki irtikap, ihtikâr, suistimal nasıl yaşayabiliyordu? Bugün gazetelerde artık memleket için büyük bir acı teşkil eden fenalıklar nasıl yaşıyor? Hep aynı şey, hep aynı ruh. Dikkat edilsin … Ferit Bey’i yıkmak isteyenler, Ferit Bey’i tutmak isteyenler de, Refet Paşa’nın, Rauf Bey’in ismini ortaya atıyorlar. Hayır, artık bu gibi adamlar tarafından her vakit kullanılan ve memleket için çoktan beri muzır olmaya başlayan bu silah kırılmalıdır. İleri gazetesine nazaran vakıf-ı ahval olan insanların çok korktuğu şey yerini bulmalı, Rauf Bey Refet Paşa şürekası değil, belki benim verdiğim unvanla Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları iş başına gelmelidir.

“Refet Paşa’nın hırsı”

Ancak o zaman zannediyorum ki vakıf-ı ahval olan insanlar aradaki su-i tefehhümlerden istifade imkanından mahrum kalacaklar ve o zaman ümit ediyorum şimdi gazetelerde okuduğumuz birçok acı şeyleri okumak ızdırabından da kurtulacağız. Benim kulağıma gelen ve bu mebhasda istifade edilen dedikodulardan bir tanesi de Refet Paşa’nın bitmez tükenmez hırsıdır. Tekmil arkadaşları şahit göstererek söylüyorum ki ilk Meclis’in mebusluğunu arkadaşlarımın arzusuyla kabul ettim. İlk Dahiliye Vekaleti’ni arkadaşlarımın uzun ısrarlarıyla kabul ettim. İkinci defa Dahiliye Vekaleti’ni yine aynı ısrarla, Müdafaa-i Milliye Vekaleti’ni en müşkül bir zamanda Gazi Paşa’nın talebiyle kabul ettim. Bunların hepsinden ve ordu kumandanlığından kendi arzumla çekildim. Mevki-i iktidarda hiç gözüm olmadığı gibi bunun ne kadar güç ve ne kadar acı bir şey olduğunu da pek iyi bilirim.

Memleketin katî bir zaruret ve ihtiyacı olmadıkça bu yükü yüklenmek benim için çok güç bir şeydir. Bu fikir ve kanaatimi herkesin bilmesi lazım geldiğini zannediyorum. Fakat buna rağmen asar ve emsalini pek çok defalar gösterdiğim feragat-ı nefsiyeye herhalde bazı zevat belki itimat etmiyor, eğer sulh akdedilmiş olsaydı son Meclis’e de girmeyecektim. Fakat intihap sulhten evvel oldu. Savuşamazdım, Ankara’ya Meclis’e gitmemekliğim benim için çok güç, çok acı, çok ağır bir şeydir.

Mebusluktan istifa!

Burada zevkim için oturduğumu zannedenler çok aldanırlar. Fakat burada oturduğum halde Kalamış’taki köşkümün balkonundan bile bahsetmek isteyenler herhalde Ankara’da Meclis’te bulunsaydım söyleyecek çok şey bulacaklardı.

Mebus olduğum halde Meclis’e gitmemek ağırdı. İstifa etmek istedim. Yapamadım. Bu evvela beni intihap eden İstanbul halkına karşı doğru bir şey olmayacaktı. İhtimal aleni bir protesto, bir nümayiş telakki edilecekti. Fakat artık memleket zararına kullanılan bu silahı kullananların elinden almak herhalde memleket hesabına çok kârlı bir hizmettir. Hüsn-i niyetime, gösterdiğim feragat-ı nefsiyeye karşı daima söylenecek söz, yapılacak tevil bulmak mümkün oluyor.

O halde eğer bu hırsı tatmin edecek olan mevki-i iktidara çıkmak için yegâne yol olan mebusluktan çekilecek olursam bu efendiler ne söyleyecek? İşte ben bugün onu yapıyorum. Beni intihap eyleyenler hareketimi hüsn-i niyetime versinler ve beni mazur görsünler.

Hatime

Mebusluktan tecerrüt edince artık şahsî menfaatler takip ettiğim endişesinden hariç kalarak izzet-i nefsime giran gelmeyecek yapacak son bir işim daha var. O da İleri gazetesinin başmakalesinde mevzu-ı bahs ettiği vakıf-ı ahval insanların iş başına gelmesinden korktuğu Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının, bi’t-tabii mebusluktan istifa eden ben müstesna olmak üzere, iş başına gelmelerine çalışmaktır. Bu birliğin diğer azası vatanın en müşkül zamanlarında başvekalet mevkiini ordular kumanda eden, meclisler idare eden İsmet ve Fevzi Paşalar’la, Fethi Bey’le, tam bir birlik dahilinde çalıştıkları halde, ben eminim ki çok güzel günler yaşayacağız; vakıf-ı ahval insanlar da artık oyunlarını oynayamayacak. Gazi Paşa Hazretleri’nin arzularıyla bu emelin pek kolaylıkla saha-i husule çıkacağına kaniyim. Orta yerde ben belki bir mani idim. Ben çekiliyorum ve bu emele vakf-ı nefs ediyorum, muvaffak olursam o zaman müntehiplerimin benden ve bu hareketimden daha ziyade memnun kalacaklarını zannediyorum. Artık bundan sonra gerek bu mesele için, gerek herhangi bir mesele için hiçbir gazeteye söyleyecek hiçbir şeyim yoktur…”

*
*. *

Mülakat bittiği zaman hava kararmıştı. Refet Paşa, uzun pencerelerin perdelerini indirdi, duvardaki düğmeyi çevirerek elektrikleri yaktı. Mahsus surette yorgundu, mahaza mebusluktan çekilmiş olduğundan dolayı müteessir görünmüyordu. Yazdıklarımı bana bir daha okuttu. Kıraat bittikten sonra kendilerine bu son sözlerini bana lütfetmekle gazetecilik hayatıma iyi bir sayfa ilave eylediklerini ve binaen-aleyh teşekkürümün derecesini ifade edemeyeceğimi söyledim ve geç vakit, saat sekize doğru, Şişli Palas’ı terk ettim.

Ali Naci

—==—

Ferit Bey tarafından gönderilen telgrafın suretini ber-vech-i ati derç ediyoruz:

Refet Bey’e

Şimdi haber aldık. İngiliz kıtaatının Samsun’a ihracı üzerine müdafaa tertibatı almışsınız. Bu emri ihtimal Mustafa Kemal Paşa’dan telakki ettiniz. Evvela İngiliz mümessili oraya asker sevkinin asla işgal arzusundan tevellüt etmediğini belki Paşa’nın asayişi ihlal suretinde vuku bulan harekâtından tevellüt ettiğini katiyetle beyan ve temin ediyor. Bu beyanata coğrafya ve Mustafa Kemal Paşa meselesi dolayısıyla itimat etmek caizdir. Saniyen İngilizlere karşı mukavemetten ne çıkar? Oralarda muhil’l-i asayiş bir vaka tahaddüs ederse hemen işgal edeceklerini söylüyorlar. Sizin mukavemetinizi der-akap bu yolda tefsir etmeleri muhakkaktır. Bu da diğer haris devletlerin işgalini takip edecektir. Binaen-aleyh Meclis-i Vükela’nın kararıyla size tebliğ ediyorum. İngiliz ihracına ve ilerilemesine karşı katiyyen mukabelede bulunmayınız. Fayda yok, zarar muhakkaktır.

Paşa meselesine gelince bu mesele de had ve müzmin bir şekil aldı. Paşa’nın camilerde halka alenen telkinatta bulunmasından dolayı İngilizler geriye çağırılmasını istediler. Camilerde bi’z-zat telkinatta bulunması had’d-i zatında, takdir edersiniz, gayr-ı musip bir harekettir. Binaen-aleyh kendisini geri çağırdık. Gelmiyor. Fena ediyor. Çünkü İngilizler her şeyi bıraktılar, bu hususta ısrar ediyorlar. Memlekete hizmet etmek ise lehü’l-hamd kendisinden başka orduda kumandan yok değil. Mademki avdet lüzumu bir mesele-i ecnebiye şeklini aldı, vekaleti diğerine bırakıp dönmeliydi. Ba-husus ki İngilizler avdetinde kendisine bir şey yapmayacaklarını resmen vaat ettiler. Binaen-aleyh hat’t-ı hareketlerinde devamı ile merkezle havali-i şarkiyenin birbirinden ayrılması manasını tazammun ettirecek, ve bu da arzu etmediği inkısam tehlikesini meydana getirecektir. Kendisi neden korkuyor? İnkısamdan değil mi? Halbuki şu harekâtıyla inkısamı maaz-Allah kendisi yapmış olacak. Gelmeyecek, İngiliz asker gönderip getirtmeye kalkacak ve girilen yerden çıkmayacak. Halbuki henüz inkısam muhakkak değil. Şark meselesinin halli tehir etti. Biz teehhüründen zarar değil, fayda ümit ediyoruz. Binaen-aleyh Paşa eğer vatanı seviyorsa onun faydası için hemen dönmelidir. Size yukarıda dediğim veçhile İngilizlere karşı asla bir harekette bulunmayarak oraların işgaline sebebiyet vermeyin. Dirayet ve fetanetinize güveniyorum Efendim.

Meclis-i Vükela namına Nafıa Nazırı

Ferit

Çevrimyazı: Ahmet Kuyaş

tr_TRTurkish