“Mustafa Kemal Paşa ve Arkadaşları”:
Kesin Kopuştan Önceki Son Sahne

Kıpkırmızı’nın “Belgeler” bölümünde Refet (Bele) Paşa’nın gazeteci Ali Naci (Karacan) Bey’e verdiği uzun demeci yayımlıyoruz. 2 Mayıs 1924 tarihli Akşam gazetesinde çıkan demeç[1] birçok açıdan çok önemli bir belge niteliğinde. İçinde Millî Mücadele döneminin ilk safhalarına dair gayet ilginç ayrıntılar var. Bunların bazılarına aşağıdaki satırlarda kısaca değineceğiz. Ama söz konusu demece ilişkin olarak asıl üzerinde düşünmek istediğimiz konu, Refet Paşa’nın demecindeki tarih boyutu değil, demecin 1924 baharındaki güncel politika açısından ne anlama geldiğidir.

Refet Paşa’nın demecinin kökeninde Dahiliyye Vekili Ahmet Ferit (Tek) Bey’in beş yıla yakın bir süre önce, 8 Temmuz 1919’da, o dönemde henüz albay olan Refet Paşa’ya göndermiş olduğu bir telgrafın metni var. Bilindiği gibi o günlerde Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’a karşı isyan bayrağını açmış bulunuyordu. Merkezi Sivas’ta olan III. Kolordu’nun komutanı Refet Bey de kendisini destekleyenler arasındaydı. Ferit Bey ise aynı günlerde “Damat” Ferit Paşa’nın ikinci kabinesinde Nafıa Nâzırı idi. Telgrafı mensubu olduğu hükümet adına çeken Ferit Bey, Refet Bey’den görev bölgesindeki Samsun’a çıkan Britanya askerlerine direnmemesini istiyor, direnme isteğinin esin kaynağı olduğunu tahmin ettiği Mustafa Kemal Paşa’nın tutumunu da hararetli bir biçimde eleştiriyordu.

Söz konusu telgraf 29 Nisan 1924 günü Vatan gazetesinde yayımlandı. Ferit Bey kendini savunmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Resmî çevrelerden, özellikle de mensup olduğu hükümetten herhangi bir destek de bulamayan Ferit Bey, 21 Mayıs’ta bakanlıktan istifa edecekti. Gerçi Ferit Bey’in “Damat” Ferit Paşa’nın ikinci kabinesinde yer almış olduğu daha önce de biliniyordu. Hatta konu Halk Fırkası grup toplantısında da gündeme gelmişti. Ferit Bey, bu görevi “Mustafa Kemal Paşa’nın emri” üzerine üstlendiğine ilişkin bir de savunma yapmış, ama pek kimseyi ikna edememişti. Yine de konu kapanmışa benziyordu, zira Ferit Bey son kertede I. TBMM’ye katılanlar arasındaydı. Üstelik, Britanyalıların İstanbul’u 16 Mart 1920’de basmasından sonra Fransızlar tarafından başkentten Anadolu’ya Ankara’nın özel isteği üzerine kaçırılmıştı. Daha sonra Maliyye Vekilliği görevini üstlenmiş, TBMM Hükümeti’nin Paris temsilcisi tayin edilmiş ve II. TBMM’ye Halk Fırkası’ndan Kütahya Milletvekili seçilmişti. Gerek Mustafa Kemal Paşa’nın gerekse kendisini kurduğu ilk Cumhuriyet hükümetine Dahiliyye Vekili olarak alan Başvekil İsmet Paşa’nın güvenini kazanmış biriydi.

Ama Ferit Bey, 1924 yılının başlarında İstanbul basınının bir numaralı hedefi haline gelmişti, zira bu dönemde kırdığı ceviz bini aşmıştı. Önce İstanbullu gazetecilerin basın özgürlüğünü kötüye kullandıklarına ilişkin sözler sarfetmiş, sonra da “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’nin 1919’da Posta ve Telgraf Genel Müdürü olan ve Anadolu zaferinden sonra Suriye’ye kaçan tanınmış yazar Refik Halit (Karay) Bey’in Minelbab İlelmihrab başlıklı Millî Mücadele dönemi anılarının Akşam gazetesinde yayımlanmasını yasaklatmıştı. Bunların ardından bir de “Ermeni zenginler skandalı” patlak verdi. Anadolu zaferinden sonra pasaportsuz olarak İstanbul’dan ayrılmış oldukları için ülkeye girmeleri yasaklanan Osmanlı tebaası bazı zengin Ermenilerin İstanbul’da oldukları meydana çıkmış ve meselenin incelenmesine karar verilmişti. Ancak Ferit Bey, İstanbul’daki emniyet teşkilatının sorgulanmasını da gerektiren incelemeyi yapacak komisyonu kendi bakanlığının memurlarından oluşturdu. İstanbul basınının bunu ağır bir biçimde eleştirmesi üzerine milletvekillerinden yeni bir komisyon oluşturuldu ve işin kökeninde bizzat Ferit Bey’in olduğu ortaya çıktı. Ne var ki, tüm İstanbul basınının bütün bunları ayrıntılarıyla yazmasına ve istifa etmesini açıkça istemesine karşın, Ferit Bey’in kılı kıpırdamadı. 1919’da Albay Refet Bey’e hitaben yazmış olduğu telgraf işte bu koşullarda yayımlanıyordu.

Telgrafı basına kimin sızdırdığını kesin olarak bilmiyoruz. Bunun, Refet Paşa’nın demecinde Ferit Bey’e dayanarak adını verdiği ve telgrafın çekildiği sırada Canik (Samsun) Mutasarrıflığı’nda bulunan Kapancızade Hamit Bey olması gayet muhtemeldir. Telgrafın bir kopyasının Hamit Bey’in kişisel arşivinde bulunduğuna, Refet Paşa gibi, kesin gözüyle bakabiliriz. Öte yandan, Hamit Bey’in Samsun’da 1919 temmuzunda olanların ardından azledilip açığa alınmasına ve İstanbul’a çağrılmasına neden olan olaylar zincirini başlatan Ferit Bey’in ipliğini pazara çıkarmak istemiş olacağı da akla yatkındır. Üstelik, gayet namuslu ve giriştiği her işi kanuna, kurala uygun olarak yapan bir memur olarak tanınmış Hamit Bey, o günlerde Trabzon’da yaşayan bir emekliydi, yani herhangi bir resmî sıfatı yoktu. Ancak, başta Akşam gazetesi sahip ve yazarları Ali Naci, Necmettin Sadık (Sadak) ve Falih Rıfkı (Atay) Beyler gelmek üzere, birçok kişi telgrafın varlığından haberdar olmakla kalmayıp içeriğini de biliyorlardı, zira telgrafın tam metni, yayımlayamasalar da okumuş oldukları kesin olan Refik Halit Bey’in anılarında vardı. Ama gazeteleri, Refet Paşa’nın da demecinde söylediği gibi, hükümet yanlısıydı; zaten Falih Rıfkı Bey de iktidar partisinin milletvekiliydi. Bu durumda Ferit Bey’in telgrafını kendileri yayımlamayıp, tarafsız bir liberal olduğu herkesçe kabul edilen Ahmet Emin (Yalman) Bey’in Vatan gazetesine vermiş olmaları da düşünülebilir. Ayrıca o günlerde Vatan gazetesine karşı garip bir biçimde davacısının kim olduğu belli olmayan, ama arkasında Ferit Bey’in bulunduğuna ilişkin kimsenin kuşkusu da olmayan bir dava açılmıştı.

Tabii bütün basın mensupları, Ferit Bey’in telgrafının muhatabı olan Refet Paşa’yla görüşmek için can attılar ve kapısını aşındırdılar. Refet Paşa ise kendisine gönderilmiş olan telgraf konusunda gayet ilginç bir tutum sergiledi. Paşa, önce telgrafa ilişkin ilk bilgilerin ortaya çıktığı 26 Nisan 1924 akşamından itibaren tam beş gün boyunca basın mensuplarının açıklama isteklerini geri çevirmiş, sessiz kalmayı tercih etmişti. Daha sonra ise, Akşam gazetesinin 2 Mayıs 1924 tarihini taşıyan, ama 1 Mayıs akşamı yayımlanan nüshasındaki uzun demecinde konunun sınırlarını aşacak derecede çok konuşarak hem politika yapmış oldu hem de politikacılıktan pek anlamadığını gösterdi.

 Refet Paşa’nın sorunun başlangıç aşamasında sessiz kalmasının iki nedeni vardır. Bunların ilki, Cumhuriyet’in ilânı günlerinden beri arasının iyi olmadığı iktidarın kendisini kamuoyu önünde küçük düşürmek için giriştiği bir komplodan kuşkulanmasıdır. Özetle söyleyecek olursak Refet Paşa, söz konusu telgraftan sonra yaşananların da yayımlanacağından korkmuştur. Nitekim Samsun’daki Britanya askerlerinin bir bölümünün daha sonra Merzifon’a geçmeleri karşısında edilgin kalmış, yani Ferit Bey’in sözünü dinlemiştir. Kapancızade Hamit Bey, anılarında şöyle der:

“[Britanyalılar, İsmail Hakkı Bey’e] kuvvetin getiriliş sebebini, diğerleri arasında Merzifon’daki bölüğün de değiştirilmesinde görülen lüzumu tekrar eyledikten sonra her türlü muhalefet ve mukavemete rağmen bölüğün hareket edeceğini bildirdiler. Ne yazık ki bu sözü fiil takip etti. Nümayişkârane bazı teşebbüslerde bulunan, topları Kavak’a nakleyleyen Refet Bey İngiliz bölüğünün hareketine ve geçişine seyirci kaldı. Biz de İngilizlere karşı mağlup vaziyetinde kaldık”.

Bu gelişmeyi izleyen günlerde Refet Bey’le Mustafa Kemal Paşa arasında geçen gergin telgraflaşmanın önemli bir bölümü Nutuk’ta bulunuyor. İlginç olan şu ki, Refet Paşa’nın demecinde değindiği “tatbikatın şekli itibariyle [olan] nokta-i nazar farkları” tam da bu olaya gönderme yapıyor ve Millî Mücadele tarihini tepetaklak ediyor:

Mesela ilk günden itibaren Mustafa Kemal Paşa Hazretleri memleketten düşmanın tard ve defi ile beraber aynı zamanda bugünkü inkılabı intaç etmeyi düşünmüş, takip etmiş ve bunun için muhtelif yollar aramıştır. Bunun karşısında ben tekmil kuvveti düşmanın tard ve tebidinde teksif etmekliğimizi ve düşmanı kovduktan sonra vaziyete tamamen hâkim olarak hainlerin ve fena idare edenlerin hakkından gelebileceğimizi ve istediğimiz inkılabı yapabileceğimizi düşündüm. Kimin haklı olduğunu bugün düşünmekte bile bir fayda yoktur.

Refet Paşa’nın önce İstanbul’a karşı bir devrim mahiyetinde olan TBMM’nin kurulduğunu ve sonra “düşman”ın kovulduğunu unutmuş olacağını düşünemeyeceğimize göre, kendisinin siyasal tarihten pek bir şey anlamadığı sonucuna varmamız gerekebilir.

Refet Paşa’nın başlangıçtaki sessizliğinin ikinci nedeni ise, sorunun ortaya çıkış aşamasında hangi yönde hareket etmesinin daha doğru olacağına karar verememesidir. Nitekim, arası özellikle Rauf Bey’le çok bozuk olan Ferit Bey’in bakanlıktan düşürülmesi, Paşa’nın mensup olduğu çevre açısından İsmet Paşa Hükümeti’ne karşı bir başarı olarak görülebilirdi. Ancak, Ferit Bey’in bakanlıkta kalması da, İsmet Paşa Hükümeti’ne karşı yöneltilen eleştirilerin sürmesine neden olacağı için, yararlı olabilirdi. Refet Paşa, sanki bu durumun farkında değilmiş gibi, demecinde mugalata yapmış ve Ferit Bey’in hem yandaşlarının hem de karşıtlarının kendisinin ve Rauf Bey’in ismini kullanıyor olmalarının bir mantıksızlığa işaret ettiğini söylemiştir. Verdiği demeçte neredeyse bütün gazeteleri okuduğu anlaşılan Refet Paşa, sonunda Ferit Bey’in daha fazla direnemeyeceğini anlamış olmalı ki, konuşmaya karar vermiştir. Ancak bu kararında, bir tür savaş ilanı olarak da görebileceğimiz sözler sarf etmesine ve son kertede soğukkanlılığını yitirerek kendi kendisiyle çelişkiye düşmesine neden olan bir yayının da etkili olduğunu anımsamakta yarar var. Refet Paşa’yı epey kızdırmış olması çok mümkün olan bu yayın, Ferit Bey’in istifa etmesi veya kabineden çıkarılması konusunda son derece ısrarcı olan Suphi Nuri (İleri) Bey’in yazdığı, ama imzasız olarak yayımladığı bir makaledir. 28 Nisan’da İleri gazetesinde yayımlanan “Rezaletlerden kurtulmanın çaresi” başlıklı makalesinde Suphi Nuri Bey şunları söylüyordu:

Ferit Bey’in Dahiliyye Vekaleti’nde bulunması Meclis’teki muhaliflerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değildir.

Ferit Bey Dahiliyye Vekaleti koltuğunda bulundukça bundan istifade edecek Rauf Bey ile Refet Paşa’dır. Halbuki işlerin hakayıkına vakıf olanlar günün birinde Rauf Bey ile Refet Paşa ve şürekasının res-i kâra geçmesine katiyyen kail olamazlar.

Pek arzu ederiz ki bu hakikati şu makalenin muharriri gibi Ankara’daki zevat dahi derhal layıkıyla derk ve teyekkün etsinler. Gayet açık bir lisanla ifade edelim ki şu siyasete yani muhaliflerin res-i kâra geçmesine memleketin tahammülü olamaz. Böyle bir hadise bir inkılap ile tev’em gibidir. İşte bunun içindir ki Dahiliyye Vekaleti’nin pek temiz bir elde bulunmasını istiyoruz. Bilmiş olalım ki İstanbul dahilinde uyumayan bir takım erbab-ı siyaset vardır. Bunları ikaz edecek en birinci menba-ı kafein ilacı Ferit Bey’i Dahiliyye Vekaleti’nde tutmaktan ibarettir. Eczahane-i siyasette bundan kuvvetli ilaç yoktur. Ferit Bey’in her bir samimiyetsizliğini, her bir potunu, her bir gafını nime’l-vesile ittihaz edecek bir takım eski düşkünler görüyoruz ki bunlar ya bir han köşesinde, ya bir ecnebi kulübünde, ya beyne’l-milel bir müessese-i maliyyede zar oynamaktadırlar.

Binaen-aleyh rezaletlerden kurtulmanın en birinci çaresi, Cumhuriyet’in en kesîr nüfusu Rauf ve Refet fırka-i siyasiyyesinin kesr-i emeli, eskiler alayım politikacılarının sukut-ı hayali, hep Dahiliyye Vekili’ne pasaportunu verip rüfekâ-yı mesaisinin yerine göndermek ve adamakıllı bir dahiliyye vekili bulup ammeye itimat-bahş olmaktır. Hükümetin akibet yapacağı da budur. Asıl mesele bunu çabuk yapmaktır.

Siyaset, hacının haçı çıkmadan kendisini teşhis etmektir.

            Makaleye ve Refet Paşa üzerindeki etkisine ilişkin olarak vurgulanması gereken en önemli nokta, yazarın Refet Paşa’nın mensup olduğu çevreyi artık açıkça “muhalefet” ve “Rauf ve Refet fırka-i siyasiyyesi” biçimlerinde adlandırmasıdır. Tabii bu deyimler ister istemez kasım ayında kurulacak olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı akla getiriyor. Dolayısıyla, söz konusu partinin fikir düzeyinde, nisan ayında ortaya çıkmış olduğunu söylemek tarihçilik açısından abartılı bir iddia olmaz. Zaten yeni bir parti kurulacağına dair dedikodular da o günlerde almış yürümüştü. Durum artık “nokta-i nazar farkı”nı aşmış, ilişkileri kopuş aşamasına getirmiştir. Refet Paşa’nın zevahiri kurtarmak için başvurduğu “Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları” adlandırmasıyla anılabilecek bir grup artık yoktur. “Arkadaşlar”, Mustafa Kemal Paşa’nın “eski” arkadaşlarıdır. Bizce Refet Paşa da bu durumun farkındadır ve isimleriyle andığı İsmet Paşa’yla Rauf Bey’in – ve belki kendisinin – yeniden birlikte çalışabileceklerine kendisinin de pek inanmadığını söyleyebiliriz. Zaten bunun bilincinde olduğu içindir ki, bir yandan gündelik siyasetle uğraşmayacağını söylerken diğer yandan “Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının” iş başına gelmeleri için çalışacağını söyleyerek çelişkiye düşmüştür.

Ahmet Kuyaş


[1] Refet Paşa’nın Akşam gazetesine beyanatı: https://kirmizikediyayinevi.com/16821-2/

tr_TRTurkish