Aldous Huxley ve George Orwell
George Orwell ve Aldous Huxley: İki Distopyanın Hikâyesi

Bir yanda George Orwell’in 1984’ü, diğer yanda Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı. İki büyük distopya, iki farklı uyarı.

Orwell, gelecekte kitapların yasaklanmasından korkuyordu; Huxley, kimsenin artık kitap okumak istemeyeceği bir dünyadan. Orwell sansürün yayılacağından kuşkulanıyordu; Huxley, artıksal ve atıksal bilginin hayatlara hâkim olacağından. Orwell, gerçeğin insanlardan gizleneceğinden, Huxley ise gerçeklerin bir gün önemini yitireceğinden kaygı duyuyordu. Orwell’in kâbusu mutlak kontrol altında ezilen bir toplumdu; Huxley’ninki ise zevk ve konforla uyuşturulmuş bir toplum.

Eğitimci, yazar ve eleştirmen Neil Postman, Orwell ve Huxley’nin kehanetlerini işte böyle karşılaştırmıştı. Postman’a göre Orwell dışarıdan dayatılan baskıya dikkat çekiyordu: Tek bir Büyük Birader her an her yerdeydi; dili, gerçeği ve düşünceyi çarpıtarak kitleleri korkuyla, işkenceyle yönetiyordu. Huxley’nin dünyasında ise dıştan bir baskıya gerek yoktu: Yurttaşlar düşünme yetilerini körelten teknolojilere gönüllü olarak bağlanıyordu.

Bu iki kurguyu birlikte değerlendiren Postman, medya teknolojilerinin düşünme yetisini zamanla aşındıracağını öngörmüştü. Ona göre bu süreç, bireyleri tepkisiz ve bencil kılacak; toplulukları ise birbirinden kopmuş, yabancılaşmış yapılara dönüştürecekti. Yani ona göre insanlık Huxley’nin kehanetine doğru sürükleniyordu.

Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı 1932’de, Orwell’in 1984’ü 1949’da yayımlandı. Ve bugün: Ellerde, ceplerde, dört bir yanda ekranlar, kameralar. Her yer teknoloji, her yer platform. Haber, eğlence, reklam, dedikodu. Yer gök görüntü ve gürültü. Bir tarafta yavaş yıkımın işaretleri: eşitsizlik, adaletsizlik, acı. Diğer tarafta kim nerede ne giydi, ne dedi; kiminle eğlendi, sevişti, darıldı, durmaksızın akan anlatılar. Fenomenler, trendler. Bin bir ürün, tükenmeyen tüketim. Sürekli bir akış, sürekli bir kaçış. Dikkatler dağınık, zihinler yorgun, yürekler donuk.

Huxley uyarmıştı uyarmasına ama ya sadece o değil, Orwell de haklıysa? Bir yanda haz, hız, dopamin; öte yanda tehdit, ceza, gözetim. Varsayalım iki senaryo aynı anda işliyor. İki büyük, iki farklı distopya, ama şimdi iç içe, eşzamanlı.

Duyarsızlık yerleştikçe derinleşiyor. Duygusal uzaklık, kayıtsızlık, yılgınlık, farkındalığı körelttikçe köreltiyor; bireyleri gitgide uyuşturup, nihayetinde toplumu bütünüyle uyutuyor. Varsayalım ki bu uyku, Büyük Birader’in denetlediği bir uyku. Dahası, tek bir Büyük Birader değil de sayısız Büyük Birader sarmış dünyayı. Haber kaynaklarından medya ağlarına, kameralardan dijital izleme sistemlerine, kamu düzeni ve ahlak söylemlerinden algoritmalara ve yasal denetimlere kadar uzayıp gidiyor gölgeleri.

Ve varsayalım bakılan her ekran aslında bireyleri izliyor. Her tercih, her beğeni yeni bir veriye dönüşüyor. İnsanların özgür seçim sandığı her şey –her alışveriş, her içerik, her tık, her tercih– çoktan onlar için belirlenmiş, onlara giydirilmiş. Varsayalım arzular bilinçsiz bir rıza; meşguliyet derin bir boşluk; kesintisiz saadet vaadi ise örtülü bir buhran. Gerçek diye sunulanlar yalnızca gösteri. Sırf o derin uyku bozulmasın diye.

Orwell’den Huxley’e, iki büyük distopya, iki farklı uyarı. İki takdire değer, kalıcı roman. İki çarpıcı varsayım.

O halde varsaymaya devam edelim: Günün birinde bir birey o derin uykudan uyanmaya başlıyor. Yavaşça geriniyor, gözlerini açıyor, sağına soluna bakıyor sonra, dizleri karnında kıvrılıp küçülmüş uyuyanlara. Dürtüyor etrafındakileri teker teker. Her uyanan, bir diğerine destek oluyor, tutup dirseğinden çekip kaldırıyor. Beraber durup, üstü örtülmeye çalışılan tüm o çelişkileri görüyorlar: hukuksuzluğu, tutuculuğu, çıkarcılığı, fırsatçılığı, kurumsal çürümeyi ve güç sömürüsünü… Görüyorlar, anlıyorlar ve kendilerini ortak bir yola adıyorlar. Biri yazıyor, biri konuşuyor, biri diretiyor, biri direniyor. Böyle böyle kalabalıklar ayağa kalkıyor. Trendleri, dedikoduları bırakıp, Büyük Biraderlerin gölgelerinden çıkıp, ilerliyorlar omuz omuza. Ne 1984, ne Cesur Yeni Dünya… Bu devrim-hayat bambaşka bir romana dönüşüyor. Ütopya değilse de bir nebze daha barışçıl, daha huzurlu, daha ferah, en azından daha insani bir hikâyeye. Takdire değer, kalıcı.

Sonuçta her varsayım bir olasılık. Her uyanış bir adım. Yeter ki devam edelim.   

İpek S. Burnett

tr_TRTurkish