BAŞKONSOLOS
AFRİKA’DAKİ SON OSMANLI
MEHMET REMZİ BEY
Halim Gençoğlu
Osmanlı İmparatorluğu’nun unuttuğu Başkonsolos’un sessiz tanıklığı

Tarih, çoğu zaman galiplerin gürültüsüyle yazılır. Oysa imparatorlukların çözülüşü, sınırların yer değiştirmesi, halkların savruluşu ve vicdanların yaralanışı çoğu zaman sessizdir. Halim Gençoğlu, Başkonsolos – Afrika’daki Son Osmanlı Mehmet Remzi Bey adlı romanında tam da bu sessizliği dinliyor; tarihin dip akıntılarında kalmış bir insanın, bir Osmanlı bürokratının, bir vicdan muhasebesinin izini sürüyor.

Romanın merkezinde yer alan Mehmet Remzi Bey, yalnızca bir başkonsolos değildir. O, çökmekte olan bir imparatorluğun hâlâ ayakta kalmaya çalışan ahlaki omurgasıdır. Batum’da, Rus işgali altında, çok kültürlü bir şehirde görev yapan Remzi Bey; devlet aklıyla insan vicdanı arasında sıkışmış, diplomasiyle adalet arasındaki ince çizgide yürümeye mecbur bırakılmıştır. Onun hikâyesi, aslında Osmanlı’nın son döneminde “görev” kavramının neye dönüştüğünü de anlatır: Emirle değil, sorumlulukla yürütülen bir vazife.

Gençoğlu’nun anlatısı, Batum’un arnavut kaldırımlı sokaklarından Karadeniz’in dalgalarına, Pera’nın akşamlarından İstanbul’un çok dilli, çok inançlı gündelik hayatına uzanır. Şehirler yalnızca mekân değildir bu romanda; her biri birer hafıza alanıdır. Batum, Rus postallarının gölgesinde yaşayan Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerle bir sınav mekânıdır. İstanbul ise henüz dağılmamış gibi görünen ama içten içe çözülmeye başlayan bir dünya başkentidir.

Romanın en güçlü damarlarından biri, birlikte yaşama kültürünün kırılganlığıdır. İmam Abdülcelil Efendi ile Papaz Agop Efendi arasındaki dostluk, yüzyıllar boyunca kurulmuş bir medeniyetin sembolü gibidir. Fakat bu dostluk, milliyetçi tahakkümün, etnik ayrımcılığın ve büyük güçlerin kışkırttığı isyanların ortasında hedef hâline gelir. Papaz Agop Efendi’nin yazdığı Ermeni Milletinin Tarihi adlı eser, yalnızca bir tarih kitabı değil; hakikatin nasıl tehlikeli olabildiğinin de kanıtıdır. Çünkü bu kitap, Osmanlı himayesinde yüzyıllarca süren ortak hayatı hatırlatır; ihaneti kutsallaştıran anlatılara karşı çıkar.

Mehmet Remzi Bey’in bu elyazmasını koruma ve yayımlama çabası, romanın ahlaki merkezini oluşturur. Bu noktada roman, yalnızca geçmişi anlatmaz; tarihin nasıl yazıldığına dair bugün hâlâ süren tartışmalara da güçlü bir edebi müdahalede bulunur. Hakikat ile propaganda, hatırlamak ile unutturmak arasındaki gerilim, romanın her sayfasında hissedilir.

Halim Gençoğlu’nun tarihçi kimliği, metinde kuru bir bilgi yüküne dönüşmez. Aksine, arşiv bilgisi edebi sezgiyle birleşir. Roman boyunca hissedilen arşiv disiplini, yazarın Cape Town Milli Arşivi’ne bağışladığı binlerce belgeyle oluşturduğu “Halim Gençoğlu Koleksiyonu”nun ruhunu da taşır. Gençoğlu için tarih, yalnızca anlatılacak bir hikâye değil; korunması gereken bir emanettir. Mehmet Remzi Bey’in bir elyazmasını canı pahasına saklamasıyla, yazarın belgeleri titizlikle geleceğe bırakma çabası arasında güçlü bir paralellik vardır.

Başkonsolos – Afrika’daki Son Osmanlı Mehmet Remzi Bey, bu yönüyle iki zamanlı bir romandır: Bir yandan Osmanlı’nın son yıllarını anlatır, diğer yandan Güney Afrika’da şekillenmiş çağdaş bir tarih bilincini yansıtır.

Roman, ne nostaljik bir imparatorluk ağıtı ne de bugünün politik dillerine teslim olmuş bir tarih yargısıdır. Aksine, sömürgecilik çağının küresel bağlamını kavramış, Osmanlı’yı da bu büyük dünya tarihinin bir parçası olarak ele alan olgun bir edebi metindir. Batum’un sokaklarında dolaşırken Afrika’nın liman kentlerinin, Cape Town’un sisli sabahlarının ve Hint Okyanusu’na bakan arşiv pencerelerinin yankısı hissedilir. Başkonsolos, bir tarih romanı olduğu kadar bir kayıp duygusu romanıdır. Kaybolan bir dünya, parçalanan bir coğrafya, koparılan bağlar ve yarım kalan hayatlar anlatılır. Mehmet Remzi Bey’in şahsında okur, şu soruyla baş başa kalır: Devletler çökerken insan neyi ayakta tutabilir? Gücü mü, vicdanı mı?

Bu roman, Osmanlı’nın son dönemine dair alışıldık anlatıların dışına çıkar. Ne hamasi bir savunmaya yaslanır ne de bugünün siyasal dillerine teslim olur. Onun derdi, insanın tarihle olan ilişkisini anlamaktır. Bu nedenle bugüne ayna tutan; hafızayı diri tutmayı seçen, edebi ve düşünsel olarak güçlü bir anlatıdır.

Erhan Yılmaz

tr_TRTurkish